
MİLLÎ PARKLAR KAMUSAL VARLIKTIR, SERMAYEYE TESLİM EDİLEMEZ
TMMOB Yönetim Kurulu, 3 Mart 2026 tarihinde "Millî Parklar Kamusal Varlıktır, Sermayeye Teslim Edilemez" başlıklı bir basın açıklaması yaptı.
MİLLÎ PARKLAR KAMUSAL VARLIKTIR, SERMAYEYE TESLİM EDİLEMEZ
TBMM gündeminde bulunan Milli Parklar Kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik öngören teklif, doğa koruma alanlarına ilişkin sıradan bir mevzuat düzenlemesi değil; koruma rejiminin kamusal ve bilimsel niteliğini dönüştüren yapısal bir müdahaledir.
Türkiye’de millî parkların toplam büyüklüğü ülke yüzölçümünün yaklaşık yüzde birine, tüm korunan alanların oranı ise yüzde dokuzuna karşılık gelmektedir. Uluslararası ölçekte korunan alan oranlarının yüzde yirmilerin üzerine çıktığı, 2030 yılı için yüzde otuz hedefinin tartışıldığı bir dönemde; zaten sınırlı olan bu alanların genişletilmesi gerekirken, mevcut alanların kullanım ve işletme odaklı bir anlayışla yeniden düzenlenmesi kamu yararı ile bağdaşmamaktadır. Bu tablo, yapılması gerekenin koruma rejimini güçlendirmek olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Ulusal mevzuatlar içinde amacı sadece “koruma” olan Milli Parklar Kanununda yapılmak istenilen değişiklikler kanunun amacına aykırıdır. Nitekim uluslararası nitelikte doğal, kültürel, tarihi kaynak değerlerine sahip olduğu için Milli park vb doğa koruma alanı statüsü verilen alanlar gelir getirme kaynağı değildir.
Ancak teklif, koruma kapasitesini artırmak yerine, kurumsal yapıyı gelir üretme mantığına göre yeniden şekillendirmektedir. Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğü’nün özel bütçeli ve döner sermayeli bir yapıya dönüştürülmesi; kiralama, tahsis ve işletme faaliyetleri üzerinden gelir üretmeye zorlanması, koruma anlayışının kamusal sorumluluk temelinden koparılarak mali performans ölçütlerine tabi kılınması anlamına gelmektedir.
Kaçınılmaz olarak bu yapısal dönüşüm koruma amacıyla kurulan bir kurumun bütçesini artırma yükümlülüğü ile yapılandırılması, karar süreçlerini kaçınılmaz biçimde gelir artırıcı uygulamalara yöneltecektir. Bu yaklaşım; daha fazla turizm tahsisi, daha fazla yapılaşma, daha fazla altyapı yatırımı ve doğal alanlar üzerinde artan kullanım baskısı demektir.
Oysa korunan alanlar kamu bütçesini destekleyen ekonomik rezervler değil, ekolojik bütünlüğün ve biyolojik çeşitliliğin güvencesidir; gelecek kuşaklara karşı kamusal sorumluluğumuzun somut ifadesidir.
Korunan alanlar altyapı ihtiyacının karşılandığı rezerv alan değildir.
TBMM gündeminde bulunan Milli Parklar Kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik öngören düzenleme ile millî parklar ve diğer korunan alanlarda ulaşım, enerji iletim hatları, petrol ve doğalgaz boru hatları, haberleşme, su ve benzeri hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm altyapı tesislerine “kamu yararı” ve “zaruret” gerekçesiyle sınırsız bir şekilde izin verilmesinin önü açılmaktadır. Ayrıca bu altyapı tesisleri için uzun devreli gelişme planında bulunma zorunluluğu kaldırılmış, altyapı tesislerinin biyolojik ekolojik tarihi kaynak değerlerine olumsuz etkisi göz ardı edilmiştir.
Öte yandan, “kamu yararı” ve “zaruret” gibi kavramların sınırları açık değildir ve idareye geniş bir takdir yetkisi bırakılmaktadır. Bu belirsizlik, koruma alanlarında istisna olması gereken uygulamaların olağan hale gelmesine ve koruma-kullanma dengesinin koruma aleyhine bozulmasına yol açacağı açıktır. Kar odaklı yaklaşım koruma statüsünü zayıflatmakta; korunan alanları yatırım ve yapılaşma baskısına açık hale getirmektedir.
Bunun yanı sıra, Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgeleri ile çakışan milli park alanlarında planların Turizmi Teşvik Kanunu hükümlerine göre hazırlanmasına ilişkin düzenleme getirilmektedir. Bu durum, korunan alan statüsü sürerken planlama yetkisinin fiilen turizm öncelikli bir mevzuata devredilmesi anlamına gelmektedir. Böyle bir yaklaşım; alan yönetiminde bütünlüğün bozulmasına, millî park statüsünün dayanağını oluşturan ekolojik, biyolojik, jeolojik, tarihsel ve kültürel kaynak değerlerinin turizm odaklı yapılaşmaya konu edilmesine yol açmaktadır.
Doğa koruma alanlarında planlama, turizm öncelikli bir mevzuata bırakılamaz.
Milli Parklar Kanununda ve ilgili yönetmeliğinde Milli Park alanlarında yapılacak planların niteliği açık olarak hükme bağlanmıştır. Buna göre, bilimsel ve teknik araştırmalara dayalı olarak kaynak değerleri ile koruma ve kullanma esaslarının belirlendiği; koruma, yönetim, araştırma, ziyaretçi ve tanıtım tesisleri dışında yapılaşmaya yer verilmeyen planlama yaklaşımı esastır.
Planlamanın turizm mevzuatına devredilmesi, uluslararası nitelikte özgün doğal, tarihi, kültürel kaynak değerlerine sahip doğa koruma alanlarının korumaktan vaz geçmektir. Ayrıca, koruma politikalarının demokratik meşruiyetini zayıflatacağı gibi doğal alanları sermaye odaklı kullanım ve yapılaşma taleplerine açık hale getirecektir.
Milli Parklar Kanununa aykırı yapılmış bina, yapı, tesis ve inşaatlara doğrudan el koyma ve yıkım yetkisiyle koruma açısından idareye geniş yetki verilmiş olmasına karşın, kaçak yapıların “ihtiyaç görülmesi” halinde idare tarafından değerlendirilebileceğine ilişkin hüküm, kaçak yapı ve tesisler için bir “imar affı” anlamına gelmektedir
Yine Teklifte bulunan yaban hayatına ilişkin yaptırımların hafifletilmesi ise, “koruma” anlayışından, bu bütünlüklü gerilemenin bir diğer boyutudur. Biyolojik çeşitliliğin hızla kaybedildiği, iklim krizinin etkilerinin derinleştiği bir dönemde koruma politikalarının güçlendirilmesi gerekirken; yaptırımların esnetilmesi ve yaban hayatı üzerindeki tehditlerin hafifletilmesi kabul edilemez.
Bir kez daha altını çiziyoruz; Doğa koruma bir piyasa faaliyeti değildir. Koruma politikası, bütçe dengesi veya gelir artırma stratejisi olarak kurgulanamaz. Millî parklar, tabiat parkları ve diğer korunan alanlar sermayeye tahsis edilecek yatırım alanları değil; kamusal varlıklarımızdır. Bu alanların yönetimi gelir üretme zorunluluğuna değil, kamu yararına, bilimsel ilkelere ve ekolojik sürdürülebilirliğe dayanmalıdır.
Bu nedenle TBMM gündemindeki Milli Parklar Kanunu değişikliği teklifi geri çekilmeli; milli parkları turizm, altyapı, enerji tesisleri ve maden faaliyetleri için rezerv alan olarak görmekten vaz geçilmeli, koruma ilkesini esas alan, planlama bütünlüğünü ve kamusal denetimi güçlendiren bir yaklaşım benimsenmelidir.
TMMOB olarak doğal yaşam alanlarımızın kamusal niteliğinin korunması için mücadelemizi sürdüreceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz.
TMMOB Yönetim Kurulu


