8 KASIM DÜNYA ŞEHİRCİLİK GÜNÜ 28. KOLOKYUMU 2004 GERÇEKLEŞTİ

09.11.2004

TMMOB Şehir Plancıları Odası ile ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü tarafından düzenlenen 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü 28. Kolokyumu Prof. Dr. İlhan Tekeli onuruna "Değişen - Dönüşen Kent ve Bölge" başlığı altında gerçekleşti. Kolokyumun açılışında sırasıyla ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ali Türel, TMMOB Şehir Plancıları Odası 2. Başkanı Buğra Gökçe, TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, Çankaya Belediye Başkanı Dr. Muzaffer Eryılmaz, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haluk Pamir, ODTÜ Rektörü Ural Akbulut konuşma yaptılar. 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü ile ilgili TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından aşağıdaki bildirge kamuoyuna duyuruldu.

TMMOB Şehir Plancıları Odası ile ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü tarafından düzenlenen 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü 28. Kolokyumu Prof. Dr. İlhan Tekeli onuruna "Değişen - Dönüşen Kent ve Bölge" başlığı altında gerçekleşti. Kolokyumun açılışında sırasıyla ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ali Türel, TMMOB Şehir Plancıları Odası 2. Başkanı Buğra Gökçe, TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, Çankaya Belediye Başkanı Dr. Muzaffer Eryılmaz, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haluk Pamir, ODTÜ Rektörü Ural Akbulut konuşma yaptılar. 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü ile ilgili TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından aşağıdaki bildirge kamuoyuna duyuruldu.

8 KASIM DÜNYA ŞEHİRCİLİK GÜNÜ 28. KOLOKYUMU BİLDİRGESİ-2004

İçinde bulunduğumuz dönem insanlık tarihi açısından önemli bir kırılma noktasını temsil etmektedir. Küreselleşme olarak adlandırılan bu süreç dünyanın farklı coğrafyalarını farklı şekillerde etkilemekte ve şekillendirmektedir.

Küreselleşme süreci bir yandan gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasındaki bir yandan da aynı ülke içinde gelişmiş ve az gelişmiş bölgeler arasındaki eşitsizliklerin daha da artmasına sebep olmaktadır. Yeni dengeler ülkelerin belli kentlerini ve bölgelerini kendi ağlarına dahil ederken, söz konusu coğrafyaların geriye kalanı yeni yapılanmadan büyük ölçüde dışlanmaktadır.

Bu dönüşümün çarpıcı etkileri bütünsel olarak henüz ortaya konmamış olsa da, bu dönüşümün etkilerine ilişkin ipuçları elde etmek mümkündür. Bu ipuçlarının en yoğun yaşandığı mekan olarak kentler, bu toplumsal dönüşümün merkezine oturmuştur. Her türlü toplumsal değişim ve gelişim kentler üzerinden üretilen kavramlar ve paradigmalarla açıklanmaktadır. Bu durum aslında üretim mekanizmalarındaki dönüşümün bir yansımasıdır.

Ülkeler ve bölgeler arasındaki yeni sisteme eklemlenebilme ve eklenememe üzerine kurulu eşitsizliğe ek olarak kentlerin kendi iç yapılarında da eşitsizlikler ve dışlanmalar geçmişe oranla artmaktadır. Yeni yapıya uyum gösterebilensınırlı bir kitle bu dönemin meyvelerini toplarken aynı olanaklara sahip olmayan çoğunluk kendi kaderlerine terk edilmektedir. Diğer bir anlatımla, kentlerin önemli bir özelliği olan birlikte yaşama kültürünün maddi temelleri ortadan kalkmakta ve toplumsal bölünmenin yolu açılmaktadır.

Küresellesme ve neo-liberalizmin refah devleti karşısında kazandığı bu zafer, devletin müdahale araçlarını da etkisizleştirmekte veya anlamsız kılmaktadır. Bu araçlardan bizim için en önemlisi olan planlama da, bu durumdan derinlemesine etkilenmektedir. Kent yönetiminin ve dolayısıyla kent planlamasının piyasa temelli bir koalisyon tarafindan yürütülmesi gerektiği yönündeki görüşler bunun en açık ifadesidir. Büyüyen ve gelişen kentlerin ancak yarışmacı bir ruh ile ayakta kalabileceği söylenmektedir. Bu yarışmacı ortamda rekabetin ön şartı olarak belirgin bazı stratejilerin bir ya da bir kaçının uygulamaya konması önerilmektedir. Kentler ucuz emek gücü, vergi indirimleri, kredi ve arazi tahsisleri vb. ile küresel sermaye yatırımlarını çekebilecek ve hizmet sektöründeki gelişmelerle birlikte küresel tüketim mekanizmalarıyla bütünleşebilecektir.

Neo-liberal projenin toplumun büyük bir kısmını dışlayan yaklaşımı ve uygulamalari karşısında, bu süreçten etkilenenlere yönelik olarak geliştirilen en başat politika, yönetişim kavramı etrafında şekillenen devlet ve özel sektör yanında yerel toplulukların da siyasa yapma sürecine katılmalarını öneren bir tutumdur. Bu yaklaşımın en önemli sorunu, katılım süreçlerini sivil toplumun sermaye gruplarına odaklanan biçimde sınırlıyor olmasıdır. Bu temsiliyet içerisinde emekçi kesimlerin ve demokratik kitle örgütlerinin dışlandığı gözlenmektedir. Bölüşümsel adalet kavramının geri plana atıldığı bir dönemde öne çıkarılan bu yaklaşımın en önemli çıkmazı ekonomik ve sosyal düzlemde dışlanan bu kesimlerin siyasal düzlemde yaygın temsiliyetinin nasıl mümkün olacağıdır.

Görüldüğü üzere, hakim söylemin öngörüleri kentlerin yaşanabilir mekanlar haline gelmesini sağlayamamaktadır. Kentler derinleşen ekonomik, sosyal ve çevresel sorunlarla boğuşmakta, bu sorunlara çözüm olarak önerilen reçeteler sorunları derinleştirmekten öteye gitmemektedir. Üretim tarzındaki dönüşüm, kentlerdeki emek piyasasının kırılganlaşmasına, işsizlik ve yoksulluğun artmasına ve iş güvenliği gibi mekanizmaların tamamen ortadan kalkmasına sebep olmaktadır. Bu kesimler kentlerde dönüşüme muhtaç alanlarda yaşamaktadır. Diğer yandan, küresel tüketim kültürü ile bütünleşen üst gelir grupları ise, kent içindeki korunaklı ve duvarlı yerleşimlerin içine çekilerek kentten kopmaktadır. Sonuçta kentler neo liberal söylemlerin vadettiği sahte cennetlere dönüşmek bir yana, "kent" kavramına yüklenen olumlu anlamları da yitirmekte, farklı kesimlerin değişim değeri temelinde paylaştığı mekanlar halini almaktadır.

Unutulmamalıdır ki, tarih boyunca insanlığın en önemli uygarlık ürünlerinin yaratıldığı kentler; kaderleri, insanlığın gelecegi için neo liberalizmin yıkıcı güçlerinin eline bırakılamayacak kadar önemli mekanlardır.

Kent planlaması disiplini de vurgulanan dönüşümlerden payını almaktadır. Kapsamlı-rasyonel planlama yaklaşımının ciddi ölçüde aşınmaya uğradığı ve alternatiflerinin geliştirilemediği bir ortamda, şehircilik ve kent planlaması disiplinlerinin tüm düşünsel öncülleri etkisiz kalmaktadır.

Kapsamlı-rasyonel planlama yerine konmaya çalışılan iletişimsel akılcılığa
dayalı yaklaşımlar da, henüz yeterince tartışılmamış ve olgunlaştırılıp içselleştirilemediğinden, planlama için umut verici pratikler üretilememiştir. Planlamada çerçeve; bütünsellik ve bilimsellikten parçacılığa, yöntem bilimsel olandan pragmatik olana, uygulama sistematik olandan el yordamına dayalı olana dönüşmektedir. Planlama kamu yararına bir uğras olmaktan çıkıp belli çıkar gruplarına yapılan değer aktarımlarının meşrulaştırılma aracı haline indirgenmekte, planlamanın doğasındaki içsel süreçlere müdahale göz ardı edilerek, küçük parçacı ve dışsal süreçlere yönelik sınırlı iyileştirmeler yeterli görülmektedir. Kentlerdeki siyasal alanın ise içi boşalmakta, sınıf temelli siyasetin kimlik ve imaj temelli siyasete dönüşümü sonucunda temsiliyet ve katılım boşlukları oluşmaktadır.

Tüm bu gelişmeler, şehircilik ve kent planlaması disiplinleri ile kentlerin geleceği için, kentlere ilişkin bu süreçlerin disiplinimiz üzerindeki etkilerinin incelenmesi ve anlaşılmasını zorunlu kılmaktadır. Kentsel mekanın sağlıklı ve yaşanabilir kılınması, bundan çıkarılacak dersler ve değerlendirmelerle sağlanabilir.

Bunun yanında kentlilerin haklarını savunan demokratik kitle örgütlerinin bölüşüm adaleti üzerine geliştirdikleri yaklaşımlar da tepeden inmeci bulunmakta ve demokratik olmadığı nedeniyle reddedilmektedir. Bu tür bir yaklaşım kentin dışlanmış kesimleriyle, kent sorunlarına bu kitleler lehine müdahale etmek isteyenler arasında varolan kopukluğun güçlenmesine sebep olmaktadır.

Kuşkusuz değişen koşullar karşısında söz konusu toplumsal adalet temelli projenin yeni yaklaşımlar ve araçlar geliştirmesi gerekmektedir. Şehir Plancıları Odası; neo-liberalizmin olumsuz etkisi altındaki kentlerin dışlanan geniş kitlelerinin bir parçası ve temsilcisi olarak, bu gelişmeler karşısında sürecin temellerini kavrayacak paradigma arayışlarının tartışılıp geliştirilmesini sağlamak ve kentlerin sosyal adalet temelinde, kullanım değerine dayanan yaşanabilir ve insancıl mekanlar haline gelebilmesine katkıda bulunabilmek için:

· Kentsel sosyal adalet temelli, dışlayıcı olmayan, kent mekanının ve kentsel kamusal alanların her kesime açık olması anlaminda mücadele edilmesi gerektiğini,

· Kent mekanını şekillendiren temel dinamik olarak rant yaratma kaygısının değil, tüm kesimlerin kent ve kentin yarattığı olanaklardan yararlanmasını sağlayan politikaların desteklenmesinin zorunlu olduğunu,

· Çalışma, konut edinme ve temel hizmetlerden yararlanmanın her kentlinin temel ve vazgeçilmez hakkı olduğunu, bunun yanında tüm kentlilere haklar yanında sorumluluklar da yükleyecek "Kentli Hakları"nın tartışılarak hayata geçirilmesi gerektiğini,

· Kentlerin piyasa güçlerine hizmet eden plansız gelişmesinin engellenmesi ve dışlanan geniş kitlelerin-dezavantajlı grupların gereksinimlerinin karşılanmasının gerektiğini,

düşünmekte ve bu düşüncelerin hayata geçebilmesi için mücadele vermeyi kuruluş amacından kaynaklanan bir sorumluluk olarak görmektedir.

Bu anlayış ve sorumluluk içinde 28. sini gerçekleştirmekte olduğumuz Dünya Şehircilik Günü ve Kolokyumunun; önemli açmazlar yaşayan planlama paradigmasına ilişkin yeni açılımların tartışılıp geliştirilebilmesi ve içinde yaşayarak yeterince algılayamadığımız kentlere ilişkin değişim ve dönüşümlerin algılanarak kamuoyuna aktarılabilmesi anlamında değerli katkıları olacağına inanmaktayız.

TMMOB Şehir Plancıları Odası; dünya konjonktürü, kentlerimiz ve planlama paradigmalarında yaşanan tüm bu gelişmeler bağlamında, ülkemizin planlama ve kentleşme alanındaki sorunlu yapısının daha adil, daha eşitlikçi ve sağlıklı kentsel ve toplumsal ortamlar yaratılmasını sağlayacak bir yapıya dönüşebilmesini titizlik ve kararlılıkla savunmaya devam edecektir.

TMMOB Şehir Plancıları Odası
Yönetim Kurulu