AFET - YANGIN - GÜVENLİK SEMPOZYUMU
Sayın Konuklar,
Sevgili Arkadaşlarım,
Değerli basın mensupları,
Hepinizi Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği adına ve TMMOB Başkanı sıfatıyla şahsım adına saygıyla sevgiyle selamlıyorum.
Sevgili katılımcılar,
Hepimiz biliyor ki; mühendislik, bilim ve teknolojiyi insanla buluşturan bir meslek. Bizim örgütümüz TMMOB; odağında, öznesinde insanın olduğu bir mesleğin uygulayıcılarının örgütü. İnsan odaklı olmasından dolayı, bizim mesleğimiz onurlu bir meslek ama bir o kadar da sorumlulukları olan bir meslek. Dolayısı ile bu mesleğin örgütünün, TMMOB‘nin de sorumlulukları ona göre fazlalaşıyor.
Biz, bir yandan insana ve insanlığa karşı işlenmiş suçlara karşı çıkıyoruz, öte yandan da insana ve insanlığa olan sorumluluklarımızı biliyoruz ve sorumluluklarımızın gereklerini yerine getirmeye çalışıyoruz. Bir yandan da üyelerimizi haklarının elde edilmesine, taleplerinin gerçekleşmesine yönelik çabalarda bulunuyoruz.
Biz yanlış yapınca, yaptığımız binalar yıkılıyor, kazanlar patlıyor, trenler devriliyor, tarladan ürün alınamıyor, ormanlarımız, yeraltı ve yer üstü kaynaklarımız yağmalanıyor, yatırımlar boşa gidiyor. Mühendisler sıfır hata ile çalışmak zorundalar. Bunlar biliniyor.
Öte yandan, sorunlarımızın, toplumun ve halkın sorunlarından ayrı tutulamayacağını da biliyoruz. Sıkıntılı, sancılı, sorunlu bir ülkede yaşıyor olmanın tüm sonuçları mühendis kimliğimizle birlikte, yurttaş kimliklerimiz dolayısı ile gene bizi buluyor. Bunun için yazdıklarımızın sonunda, kamuoyuna duyurularımızın sonunda mutlaka “kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” diyoruz.
TMMOB ve Bağlı Odaları ülkemizde meslek alanları ile ilgili gelişen ya da gelişebilecek her türlü konuda görüş oluşturma, oluşan görüşleri geliştirme ve bunları kamuyu ile paylaşma çalışmalarını eleştirel olduğu kadar yeni açılımlar sağlayacak şekilde sürdürmektedir. İşte bugün de bu anlayışla oluşturduğumuz bu sempozyumda bir aradayız. Konumuz insana ve yaşama dairdir.
Sevgili katılımcılar biz çalışmalarımızı, kesişme noktaları çok olan iki ana eksende yürütüyoruz:
Birincisi: Mesleğimiz ile ilgili alanlarda, enerjiden ormana, ziraattan, kentleşmeye, sanayileşmeden, yer bilimlerine kadar tüm mühendislik alanlarında, ülke gerçeklerini tanımlamaya çalışıyoruz. Sorunları tespit ediyor, bunlara karşı aydınlık bir Türkiye için çözüm yollarını öneriyoruz.
İkincisi: Mesleki denetimin vaz geçilmez ön koşulu olarak gördüğümüz bir çalışmayı, üyelerin uzmanlaşması ve belgelenmesine yönelik çalışmaları sürdürüyoruz.
İşte bu sempozyum ve benzerleri bu çabalarımızın gerçekleşmesine yönelik çalışmaların önemli bir kesişme noktasını oluşturuyor. Bu çalışmalarda bilim insanlarının ve uzmanların yoğun emek harcayarak oluşturduğu bilgi erişilebilir ve ulaşabilir hale geliyor. Bilgi bu etkinliklerimizde paylaşılıyor. İşte bu anlayışlarımız bu etkinlikte de kendini gösteriyor.
Sevgili Katılımcılar,
Hatırlanacağı üzere Kasım 2006‘da sağanak yağış sonrasında oluşan su taşkını Diyarbakır, Batman, Şırnak, Şanlıurfa ve Mardin‘de tam bir faciaya dönüşmüş, onlarca insanımız hayatını kaybetmiş, yüzlerce ev ve işyeri, binlerce hektarlık arazi ve kilometrelerce yol su altında kalmıştı. 9 Kasım 2006 da bölgede yaptığımız inceleme sonucunda Diyarbakır‘da yaptığımız basın açıklamasında şunları da söylemiştik, bu gün bu sözlerimiz geçerlidir:
Hepimiz çok iyi biliyoruz: Her felaketten sonra, yaşanan olaylarda hiç sorumluluğu yokmuş gibi, büyük bir pişkinlikle yaraların sarılacağına söylemek ülkemizin siyasal iktidarlarının ayırt edici özelliğidir ve bizce doğa olaylarını felaket haline getiren yaklaşımın asıl nedeni budur. Türkiye artık yara sarmakla sınırlı bir yaklaşım yerine, önleyen, zararı en aza indirgeyen, insan hayatını korumayı başlıca amaç sayan, insanın sağlıklı yaşamasını asli amaç haline getiren, odağında insan olan bir yaklaşıma ihtiyaç duymaktadır.
Yaşanan felaketlerin sorumluları bunlara karşı önlem almayan, alamayan, almak istemeyen merkezi ve yerel yönetimlerdir. Dikkat edilsin: Merkezi ve yerel yöneticiler yaşananları "doğal afet" gibi algılatmak ve sorumluluklarını unutturmak gayreti içindedir. Oysa biliyoruz ki, yaşanan felaketler plansız ve çarpık kentleşmeden kaynaklanmaktadır. Kentlerimizin en önemli sorunlarından olan altyapı eksiklikleri ne yazık ki bugüne kadar tam olarak giderilememiş, merkezi ve yerel yönetimler tarafından yapılan çalışmalar yetersiz kalmıştır. Bugüne kadar tarım arazileri, dere yatakları ve kıyılar yerleşime açılmış, orman alanları yok edilmiş, kaçak ve sağlıksız yapılaşma önlenmemiştir. Olumsuzluklar bugün büyüyerek devam etmektedir. Kentler yaşam alanları gibi değil rant aracı olarak görülmektedir. Ne yazık ki bütün bunların doğal sonucu depremler, yağışlar vb. doğa olayları, doğal afetlere dönüşerek can, mal ve toprak kaybına yol açmaktadır.
Depremler, toprak kaymaları, sel baskınları, kazalar kader değildir. Her bir olumsuzluğun nedeni bir bütün olarak ülkemizde insana verilen değerle ilgilidir. İnsan hayatı ne zaman öncelikler sıralamasında en baştaki yerini alır ve toplumsal hayatımız buna uygun düzenlenirse, yaşamı çekilmez kılan olumsuzluklardan kurtulmak için ilk adım atılmış olacaktır.
Bölgede yaşananlar, ülkemizin afetlere karşı acil eylem planı olmadığını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Yerel ve merkezi yönetimin çalışmalarda koordinasyonsuzluğu bir kez daha açığa çıkmıştır.
Doğa olaylarının doğal afetlere dönüşmesi takdir-i ilahi değildir. Doğa olaylarının doğal afetlere dönüşümü engellenebilir bir olgudur. Yeter ki bilimin ve tekniğin gereği yapılsın.
Diyarbakır‘da bunları söylemişiz.
Sevgili katılımcılar,
Bilime ve mühendisliğe, akla ve uygarlığa aykırı olarak siyasal iktidarlarca uygulanan rant politikaları nedeniyle, ülkemiz sadece bir deprem ülkesi değil bir afet ülkesi olmuştur. Bunun ekonomik sonucu her yıl GSMH‘mizin ortalama %3-%7‘si afet zararlarına karşılanmasıdır. Gerçekte hepsi birer doğa olayı olan deprem, heyelan, çığ ve kaya düşmesi, su baskını vb. olaylar bilinçsizce verilmiş yer seçimi kararları, mühendislik verilerinden yoksun imar planları, düşük standartlarda ve mühendislik hizmeti görmemiş yapı üretimi, kısaca ranta dayalı hızlı, düşük nitelikli, tasarımsız ve plansız kentleşme ve sosyo-ekonomik politikalar sonucu afete, yani insani ve ekonomik yıkıma dönüşmektedir.
Biz, sosyal devletten ve toplum yararı ilkesinden siyasal iktidarlarca vazgeçilmesinin sonuçlarının her alanda olduğu gibi her afet de de karşımıza çıktığını ve gelecekte de çıkacağını söylüyoruz.
Ülkemizde dereler, vadiler, ormanlar, su havzalar, deprem tehlikesi içeren kısaca yapılaşmaya uygun olmayan alanları, rant ekonomisinin baskısı altında yapılaşmaya açılmıştır, gelecekte açılmaması yönünde ciddi bir irade de yoktur.
Depremlerden ve diğer bütün doğal ve yapay afetlerden korunmak yönünde istemler en temel insan hakkıdır. Daha güvenli, daha sağlıklı ve yaşanabilir çevrede yaşamak her yurttaş için temel bir insan hakkı olduğu ana ilke kabul edilmelidir. Afet bölgelerinin sorunlarının çözümünde halkımızın sorunlarına öncelik tanıyacak bir siyasi iradenin varlığı zorunludur.
"AB‘ye uyum yasalarını" bir çırpıda meclisten geçiren siyasal iktidar, nedense imar yasasını, afetler yasasını, yerel yönetimler yasasını hala düzenlenememiştir. Oysa, yerleşme ve yapılaşma bağlamında gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı, yasaların uygulanması sağlanmalı, sağlıklı ve güvenli yapı üretim ve denetimi sürecini, sermayeye ticari bir alan olarak teslim eden anlayış bırakılmalı kamusal denetim etkinleştirilmelidir.
Doğa olaylarının afete dönüşmesi ülkemizin ve halkımızın yazgısı olamaz! Olmamalıdır!
Sevgili Katılımcılar,
Yapılan bu sempozyum vesilesi ile yangın hakkındaki mevzuatla ilgili olarak bir iki şey söylememiz gerekiyor. Yangın konusunda genel olarak ülkemizde mevzuat eksikliği değil, mevzuatın uygulanması sorunu vardır. Mevzuatın nasıl ve kimler tarafından uygulanacağı ve yaptırımların ne olacağı konusu açık bırakıldığından ya da önemsenmediğinden her mevzuat ölü doğmakta, sanki bu konuda mevzuatımız var işte denmek için yapılmaktadır.
2002 yılında çıkarılan ‘‘Binaların Yangından Korunması Hakkında Yönetmelik‘‘ bunun en somut örneğidir. Katılımcı bir anlayışla hazırlanan ve bizce oldukça iyi hazırlanmış olan bu yönetmelikte hayata geçmemiştir. Sahibi olan kurum ve kuruluşların görmezden geldiği yönetmelik, kusur kendindenmiş gibi yeniden düzenlenmeye çalışılmaktadır. Elbette ki hayatın karşısında eksiklikleri olacaktır ama hazırlandığı duyduğumuz ve hiçbir şekilde katkı koyamadığımız yönetmelik muafiyetler çerçevesinde dönmektedir. Hazırlandığı duyduğumuz bu yönetmelik, ilki gibi katılımcı bir anlayışla, ilgili tüm tarafların görüşleri ile gerçekleştirilmelidir.
Sempozyum konu başlıkları ile ilgili her türlü mevzuat gün geçmesin ki Resmi Gazete‘de yayınlanmasın. Çoğu ölü doğan, sahibi olmayan, bir kısmı da gerçekten iyi olan bu mevzuatlar yaptırım konusuna ağırlı vermeli, yetki kargaşası yaratmamalı ve muafiyetleri olmamalıdır.
Sevgili arkadaşlar
Bu etkinliğimiz de bu alanın tariflenmesinde, sorunların ortaya konulmasında önemli bir işlevi yerine getirecektir. Buna eminim.
Odalarımız tarafından düzenlenen bu etkinliğimizin düzenleyicilerinin, bilgiyi bizimle paylaşacak bilim insanlarının ve uzmanların, panelde görüşlerini bizimle paylaşacak konuşmacıların ellerine sağlık diyorum. Yüreklerine, beyinlerine sağlıklar diliyorum.
Son söz olarak da şunları söyleyeyim:
Üyelerinin sorunlarını toplumsal sorunlardan ayırt etmeyen, emekten ve demokrasiden yana tavrını ifade eden ve güçlendiren, toplumsal sorumluluğu gereği toplumsal muhalefetin içinde yer alan TMMOB, bugün de dünyada ve ülkemizde yaşananlara seyirci kalmayarak, savaşa karşı barışı, eşitsizliğe karşı adaleti, şiddete karşı kardeşliği, sömürüye karşı emeği savunmaya, başka bir Türkiye ve başka bir dünya mücadelesinde onurlu ve dik yürüyüşünü sürdürmeye devam edecektir.
Hepinize saygılar sunuyorum.


