İMO: "TÜRKİYE KADERİNE RAZI YENİ BİR DEPREMİ BEKLİYOR"
İnşaat Mühendisleri Odası, 17 Ağustos depreminin yıldönümü nedeniyle bir basın açıklaması yaptı.
- 1999 depremlerinden bu yana geçen zaman diliminde önlemlerle ilgili köklü, kalıcı değişiklikler gerçekleştirilmemiş, güçlendirme çalışmaları yetersiz kalmış, ihtiyaç duyulan mevzuat düzenlemeleri yapılmamıştır
- Deprem, ülkemizin önemli ve yakıcı sorunudur ancak bu gerçeklik siyasi iktidar tarafından yok sayılmaktadır
- Hükümet programında ve Dokuzuncu Kalkınma Planı‘nda deprem ve deprem önlemlerinin olmamasını anlamak ve kabullenmek mümkün değildir
- Yapı Denetim, İmar, Belediyeler, Afet, Doğal Afet Sigortası, Mühendislik, Mimarlık yasaları acilen değişmelidir
- İnşaat Mühendisleri Odası, siyasi iktidarı göreve çağırıyor
- İMO İktidara sesleniyor: "Verdiğiniz sözleri tutun. Yoksa yaşanacak acıların vebali üzerinizde olacaktır"
17 Ağustos 1999 Marmara depreminin üzerinden 9 yıl geçti. Geriye dönüp baktığımızda, bu dramatik ve acı olaydan ne yazık ki yeterince ders alınmamıştır. Binlerce insanımızın ölmesi, ülke ekonomisinin telafisi mümkün olmayacak şekilde tahribata uğraması bile sonucu değiştirmemiş, köklü, kalıcı çözüm noktasında, aradan geçen onca zamana karşın adım atılmamıştır. Ne yazık ki Türkiye kaderine razı bir şekilde yeni bir depremi beklemektedir.
Türkiye gibi topraklarının yüzde 93‘ünün aktif deprem kuşağı üzerinde bulunduğu ve nüfusunun yüzde 98‘inin deprem riski altında yaşadığı bir ülkede, toplumsal yaşamın bu çerçevede düzenlenmesi, ilgili tüm yasal değişikliklerin bir an önce gerçekleştirilmesi gerekliliğine dikkat çekmek durumunda kalmak bile başlı başına tuhaflığa işaret etmektedir.
Her yıl aynı noktaları vurguladığımızın, aynı çağrıları tekrarladığımızın farkındayız. Bu durumun bizim eksikliğimiz değil, siyasi iktidarın ayıbı olduğunun bilinmesi gerekiyor. İnşaat Mühendisleri Odası, Marmara depreminin yıldönümünde bir kez daha merkezi yönetimi ve yerel yönetimleri göreve çağırıyor. Yapılması gerekenleri yerine getirin, verdiğiniz sözleri tutun. Yoksa yaşanacak acıların vebali üzerinizde olacaktır.
Deprem Konseyi ve Deprem Şurası kararları yol haritası olmalıdır
Depremden sonra oluşturulan ve raporunu 2002 yılında kamuoyuyla paylaşan Deprem Konseyi‘nin görüş ve önerileri yol haritası için yeterlidir. Siyasi iktidarın 2004 yılında topladığı ve önemli kararların alındığı Deprem Şurası sonuçları uygulanmayı beklemektedir. İktidarın elinde nelerin yapılacağına, nelerin değiştirilmesi gerektiğine ilişkin yeteri kadar çalışma mevcuttur.
Ancak siyasi iktidar, Şura kararlarını rafa kaldırmış, Deprem Konseyi‘ni lağvetmiştir. Deprem Konseyi‘nin yerine bir şey konmamış, Şura ise toplandığı ile kalmıştır.
Şura‘da konuşma yapan Başbakan Tayyip Erdoğan, "21. Yüzyıl Cumhuriyet Türkiye‘sinin artık deprem manzarası yaşamaması" gerektiğini belirtmiş, bu çerçevede hükümet olarak ellerinden geleni yapacaklarını söylemiş, acılardan ders alınacağını vurgulamıştır. Ancak verilen sözlerin hiçbiri tutulmamıştır. Verilen sözlerin tutulmamasının ve önümüzdeki yıllarda tutulmayacağının kanıtı Dokuzuncu Kalkınma Planı ve 60. Hükümet programıdır.
1 Temmuz 2006 tarihinde yayımlanan "Dokuzuncu Kalkınma Planı"nda, afete karşı hazırlık ve afet zararlarıyla mücadele konusuna yer verilmemesi dikkat çekicidir. 2007-2013 yıllarının temel hedefleri arasında deprem ve depreme karşı alınacak önlemler yoktur.
60. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin programında deprem ve deprem önlemlerinin olmaması dikkat çekicidir. Hükümet programında kentlerimizi depreme karşı hazır hale getirmek için, kentsel dönüşüme vurgu yapılmaktadır. Kentsel değerleri yabancı sermayeye peşkeş çekmeyi hedefleyen kentsel dönüşüm projesi, depreme karşı alınacak temel önlem olarak görülmektedir. Depreme hazırlamak yerine, kentlerimizi yabancı sermayenin kar dürtüsünün insafına bırakmak çözüm olarak sunulmaktadır.
Güçlendirme çalışmaları yetersiz
1999 depremlerinden sonra İSMEP (İstanbul Sismik Riskin Azaltılması ve Acil Durum Hazırlık Projesi) çalışmaları çerçevesinde ortaya çıkan tablo, okullar, kreşler, yurtlar başta olmak üzere toplu kullanım alanlarının açık tehdit oluşturduğunu göstermektedir.
İSMEP verilerine bakıldığında; güçlendirilmesi ya da yıkılıp yeniden yapılması gereken 1738 okul bloğundan sadece 114 tanesinin güçlendirildiği, güçlendirilmesi gereken 46 hastaneden sadece 2‘sinde, 65 bloktan ise 8‘inde bu çalışmanın yapıldığı anlaşılmaktadır.
Güçlendirilmesi gereken öğrenci yurdu blok sayısı 55 iken, gerçekleşen rakamın 5, İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü‘ne ait kurumlarda 29 bloktan ancak 18‘i güçlendirilmiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı Yatırım ve Tesisler Genel Müdürlüğü‘nün, Nisan 2007‘de açıkladığı bir başka rapora göre; ülke genelinde MEB‘e bağlı okulların toplam 240 milyon metrekare kullanım alanı bulunmaktadır ve 120 milyon metrekarelik alanda güçlendirme çalışması yapılması gerekmektedir. Güçlendirme için yaklaşık 15 milyar YTL bir paraya ihtiyaç duyulmaktadır.
Aynı raporda pansiyonlu okullarla ilgili bilgiler de dikkat çekicidir. Pansiyonlu okullarda toplam 1087 blok bulunmaktadır. Eğitim, pansiyon, lojman, atölye, spor salonu ve yemekhaneden oluşan 1087 bloktan yalnızca 72 tanesi sağlamdır. Geriye kalan 1015 blok çocuklarımızın hayatı için tehdit oluşturmaktadır.
Bu bilgiler Nisan 2007 tarihine aittir. Daha yakın bir tarih olan 21 Eylül 2007 ise Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Prof. Dr. Abdussamet Arslan basına açıklama yapmış, Türkiye‘de 60 bin okulun bulunduğunu, bunlardan 44 bini kullanıldığını belirtmiş, son dört buçuk beş yılda bu 44 bin okulun yüzde 14‘ünde yani yaklaşık 6 bin binada güçlendirme yapılabildiğini sözlerine eklemiştir.
Aynı şekilde; TÜİK verilerine göre, Türkiye‘de 15 milyon yapı stoku bulunduğu, bu stokun yüzde 55‘inin kaçak olduğu, yüzde 40‘ında da tadilata ve depreme karşı güçlendirmeye ihtiyaç görüldüğü anlaşılmaktadır. Tablonun vahim olduğunun kanıtı bu rakamlardır. Okullar, yurtlar, hastaneler, kreşler, kamu binaları olası bir depremde can güvenliğimiz için tehlike arz etmektedir.
Deprem Konseyi ve Deprem Şurası kararları ışığında mevzuat değişmelidir
Sorunun çözümü noktasında mevzuatta yapılacak değişikliklere de büyük ihtiyaç vardır. Mevzuata ilişkin hangi değişikliklerin yapılması gerektiği Deprem Konseyi‘nin Raporu‘nda ve Deprem Şurası kararlarında açıktan ifade edilmiş, değişikliklerin hangi yönde olması gerektiği belirtilmiştir.
İmar Kanunu, Afet Kanunu, Yapı Denetim Kanunu, yerel yönetimlerle ilgili kanunlar, mühendislik ve mimarlığı düzenleyen kanunlar acilen değişmeli, Doğal Afet Sigortası (DASK) yeniden düzenlenmelidir. Kentlerde servisli kentsel arsa üretimi gerçekleştirilmeli, sağlıksız ve kaçak yapılaşma önlenmeli, emredici plandan, tanımlayıcı plana geçilmeli, coğrafi bilgi sistemi oluşturulmalı ve uydu teknolojileri devreye alınmalı, deprem önlemleri için dış kaynaklı fonlar yerine genel bütçeden pay ayrılmalıdır. Bütün bu değişikliklerin ve düzeltmelerin yapılması için siyasi irade kullanılması zorunluluktur.
Yapı denetim sistemi
Depremle ilgili hemen her konunun ayrı bir önemi bulunmaktadır ama geleceğe daha güvenli bakmak açısından yapı denetim sistemini işlerli hale getirmek ve ilgili yasayı bu çerçevede ele almak zorundayız. Çünkü mevcut mevzuat ve uygulamaların, güçlendirme çalışmalarının pek çoğu geçmişte yapılan hataların yol açtığı veya açacağı zararı azaltmaya yöneliktir. Eğer Yapı Denetim Yasası‘nda gerekli değişiklikleri yapmaz, yasayı zafiyete yol açacak özelliklerinden arındırmazsak, on yıl sonra aynı sorunla karşı karşıya kalacağımız açıktır.
Bir doğa olayı olan depremin, can ve mal kaybına yol açmamasını sağlamanın yolu, yapı denetim sisteminden geçmektedir ki, İnşaat Mühendisleri Odası, yapı denetim sistemiyle ilgili ısrarcı olmak, konuyu bıkıp usanmadan kamuoyu gündemine taşımak kararlığındadır. Çünkü ihtiyacımız budur; yapı denetim sisteminin tam anlamıyla işlerliğe kavuşturulması, yarınların güvencesi olacaktır.
Depreme karşı mevzuat değişiklik talebinin odak noktasında Yapı Denetim Yasası bulunmaktadır. 4708 sayılı Yasa 13 Temmuz 2001 tarihinde yürürlüğe alınmıştır. Ancak, alelacele hazırlanan yasa, başlı başına sorun olarak gündemdeki yerini almıştır.
Siyasi iktidar yönetmelik değişikliği ile sorunu çözme yolunu seçmiş, ancak yapı denetim sisteminin sorunlarının yönetmelik değişikliği ile çözülemeyecek kadar köklü olduğu gerçeğini görmezden gelmiştir.
Yapı denetim sistemindeki sorunlar yönetmelik değişikliği ile çözülemez
Bayındırlık ve İskân Bakanlığı 5 Şubat 2008 tarihinde, -Yapı Denetimi Uygulama Usul ve Esasları Yönetmeliği‘ni yürürlükten kaldırmış ve yerine- Yapı Denetimi Uygulama Yönetmeliği‘ni yürürlüğe almıştır. Yürürlükten kaldırılan yönetmelik ile büyük oranda benzerlik taşıyan yeni yönetmelik, yapı denetim sistemindeki temel sorunlara çare bulmaktan ziyade uygulamadaki bazı sorunları çözmeyi amaçlamaktadır. 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası‘nın sınırlarını zorlayan bazı çabaların varlığından söz edilse bile esas konuların uzağında bir metindir. Çünkü Yapı Denetim sistemindeki sorunlar bir yönetmelik değişikliği ile halledilebilecek nitelikte değildir. Hatta 4708 sayılı yasada yapılacak değişiklikler dahi bu konunun çözümü için yeterli olmayacaktır. Yapı Denetimi sistemi, imar ve yapılaşma sisteminin bir parçasıdır. Acil olarak bütüncül ve köklü bir değişiklik gerektirmektedir.
Mevcut Yapı Denetim sisteminde tespit edilen aksaklık ve eksiklikler şunlardır:
- Yasanın 19 ille sınırlı olarak uygulanması, topraklarının büyük bölümü deprem kuşağında bulunan bir ülke için kabul edilemez bir durumdur. "Pilot uygulama" adı altında iki farklı sistem uygulanmaktadır. Depremselliği aynı, yaşam koşulları aynı, sorunları aynı olan coğrafyada, iki farklı sistemin varlığı, anlaşılması ve anlatılması imkânsız olan dünyadaki tek örnektir. Yapı denetimi özel şirketler eliyle verilse dahi bir kamu hizmetidir. Dolayısıyla piyasanın ticari ilişki ve çelişkilerine göre şekillenmemelidir. Yapı Denetim Yasası bu temel yaklaşımla yeniden üretilmek ve tüm ülke sathına yaygınlaştırılmak zorundadır.
- İnşaatlarda sorumlu teknik eleman bulundurulmaması kaliteyi ve etkili bir denetimi engellemektedir.
- Mal sahibi ve kamu adına müteahhidi denetlemekle görevli olan Yapı Denetim Kuruluşu Türkiye‘deki, çarpık yapı üretim ilişkileri nedeni ile müteahhidin elemanı gibi çalışmaktadır. "Yap-sat" türü yapı üretim sisteminde, müteahhit ile mal sahibi aynılaşmaktadır. Dolayısıyla Yapı Denetim Kuruluşu müteahhide hizmet verir durumda kalmaktadır. Yapı üretimini denetlemekle görevli kuruluşun, hizmet bedelini yapı müteahhidinden alması, hizmetin maddi temellerini, varlık nedenini ortadan kaldırmaktadır. Gayrı resmi yapılan büyük indirimler, inşaat denetimi yapılmadan yapılmış gibi gösterilmesi, son derece düşük ücretlerle teknik eleman çalıştırılması, sadece imza satın alınması ortaya çıkan sonuçlardır.
- Denetçilerin ve denetim kuruluşlarının sicilleri Bayındırlık Bakanlığı tarafından tek merkezde tutulmaktadır. Dolayısıyla bu kuruluşların çalışmaları takip edilememektedir.
- Yapı Denetçileri için verilen Denetçi Belgesi 12 yılını doldurmuş tüm mühendis ve mimarlara herhangi bir bilgi ve deneyim sahibi olup olmadığı sınanmadan verilebilmektedir. Bu durum gerek proje, gerekse yapı denetiminin gerçek anlamda yapılma şartını ortadan kaldırmaktadır. Meslekte "Yetkinlik" ve "Yeterlilik" denetim hizmeti gibi teknik ve önemli konu için son derece hassastır. Ancak mevcut sistemde bu konunun hiçbir önemi bulunmamaktadır.
- Denetim bedelleri için asgari ücret tespit edilmiş olmasına rağmen müteahhitler ya da mal sahipleriyle çok daha az ücretlere anlaşmalar yapılabilmekte, bunun karşılığı mühendislik hizmetlerinden feragat edilmektedir. Hem düşük bedellerle teknik eleman istihdam edilmekte hem de imalatlar denetlenmeden imza atılabilmektedir.
- Müteahhit tanımı ve sorumlulukları üzerindeki belirsizlik varlığını korumaktadır. Yapı müteahhitleri müteahhitlik hizmetinden dolayı gelir elde eden kurumsal yapılar olmaktan ziyade, o yapının rantını elde etmek üzere şekillenmiş geçici organizasyonlar niteliğindedir. Dolayısıyla teknik kurumsallaşması ve kadrolaşması mümkün olamamaktadır. Bu durum inşaatlarda sorumlu teknik eleman bulundurulmaması sonucunu doğurmakta, kaliteli ve nitelikli bir inşaat üretimi ile etkili bir denetimi engellemektedir.
- Laboratuarların çalışmaları denetlenememektedir. Kamu kuruluşlarına ait laboratuarların hizmet vermesinin engellenmesi, az sayıdaki laboratuarın kalitelerinin artmasını sağlamamış, tam tersi bir etki yaratmıştır.
- Gerek yapılar için, gerekse yapı üretim sürecinde bulunan ve sorumluluk üstlenenler için, "Mali Sorumluluk Sigortası" ve "Mesleki Sorumluluk Sigortası" mevcut değildir. Bu durum tüketici ile teknik elemanları güvence dışı bırakmaktadır. Hâlbuki yapı denetim sistemlerinin önemli sacayaklarından birisi sigorta sistemidir.
Türkiye‘nin köklü, kalıcı, önleyici ve zararı azaltıcı önlemlere ihtiyacı bulunmaktadır. Eğer bu irade kullanılmaz, kentleşmeye ve yapılaşmaya dair gelişmiş ülkeler düzeyinde yasal düzenleme ve denetim sistemi uygulamaya alınmazsa, ilerde yaşayacağımız yıkımın, şimdiye kadar yaşananları aratacağı bilinmelidir.


