MMO 11. OTOMOTİV SEMPOZYUMU - 8-9 MAYIS 2009 BURSA

08.05.2009

Değerli Konuklar

Sevgili Arkadaşlar

Hepinizi TMMOB Yönetim Kurulumuz adına sevgiyle, saygıyla, dostlukla selamlıyorum.

Odamızın düzenlemiş bulunduğu 11. Otomotiv Sempozyumu‘nda burada aranızda bulunmaktan büyük bir onur duyduğumu öncelikle belirtiyorum.

1984‘de başlatılmış ve iki yıllık aralarla her türlü koşullara rağmen bugüne, onbirincisine gelmiş bu sempozyumumuzun başlatıcılarına, sürdürücülerine, bugüne getirenlere, sempozyumlarımızda görüşlerini bizimle paylaşan bilim insanlarına, uzmanlara, üniversitelerimize, başından beri destek olan sektör derneklerimize, Bursa Şubemizin o günden bugüne görev almış yöneticilerine, etkinliklerimizin tamamında görev alan şube çalışanı arkadaşlarıma, en samimi duygularımla çok teşekkür ediyorum.

Sevgili Arkadaşlar,

Birliğimiz mesleki, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda ülkemizdeki mühendisleri, mimarları ve şehir plancılarını temsil etmektedir. Onların hak ve çıkarlarını halkımızın çıkarları temelinde korumak ve geliştirmek, mesleki, sosyal ve kültürel gelişmelerini sağlamak ve mesleki birikimlerini toplum yararına kullanmalarının zeminini yaratmakla görevlidir. Bu amaçla mesleki alanlarıyla ilgili gelişmelerin ve politikaların sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel boyutlarını derinlemesine kavramak, yorumlamak ve toplumu bilgilendirmek; bu politikaların toplum yararına düzenlenmesi için öneriler geliştirmek ve bunların yaşama geçirilmesi için mücadele etmek zorundadır.

Bu etkinliklerimiz de işte bu anlayışlarımızın yaşama geçirilmesi olarak algılanmalıdır.

Sevgili Arkadaşlar,

Şüphesiz bir meslek alanının ve mesleğin bağlı olduğu sektörü, yaşanılan dönemin sorunlarından ayrı tutarak konuşma yapmak çok anlamlı olmuyor.

Konumuz bugün otomotiv. Bugün burada tüm yapageldiğimiz sempozyumlarda olduğu gibi otomotiv sektörü üzerine bir genel değerlendirmede de bulunacağız.

Oda Başkanım konuşmasında sektörün içinde bulunduğu durumları, ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu sorunlarla ilişkilendirerek odamızın görüşleri ile birlikte aktardı.

Oda başkanımın kapsamlı değerlendirmesi üzerine benim de bazı cümlelerin altını çizmem şimdi burada bir genel zorunluluktur. Dünyayı ve ülkemizi bizim gördüğümüz şekli ile tanımlamanın, burada sektörün değerlendirilmesinde bir önsöz olacağı kanısındayım.

Sevgili Arkadaşlar,

Bugünün dünyasına ve ülkemizin bugününe bir meslek örgütü sorumluluğumuzla baktığımızda güzel sözler söylemek ne yazık ki, kolay olmuyor.

Son 30 yıldır içine sokulduğumuz kapitalist küreselleşmenin sonuçları bugün ortadadır: 1 milyar kişinin günde 1 dolardan az kazandığı, dünya nüfusunun zengin %2‘sinin dünya servetin yarısına el koyduğu bir dünyada yaşıyoruz. Kuzey ile güney arasındaki, kadın ile erkek arasındaki, varsıllarla yoksullar arasındaki fark gittikçe açılıyor. Ülkemizde de yoksulların daha fazla yoksullaştığı, siyasal yapıda pek çok değişimin gerçekleştiği biçimde yaşanan süreç, kapitalist küreselleşmenin küresel kriziyle karanlık yüzünü bir kez daha gösterdi.

Küresel mali kriz tüm müdahalelere rağmen önü alınamaz bir şekilde derinleşiyor. Kapitalist küreselleşme sürecinin sonunu işaret eden bu krizle birlikte, kapitalizmin geleceği de tartışmalı hale geliyor. Neo-liberalizmi tartışılmaz ve geri döndürülemez, kaçınılmaz bir süreç olarak gösterenler dahi, neo-liberalizme karşı alternatif arayışlarına giriyorlar.

Küresel ekonomiyle yakın bağları olan hiçbir ülke bu krizden zarar görmeden kendisini kurtaramayacak. Özellikle Türkiye gibi kendi kaynaklarını kullanamayan, emperyalizme bağımlı ülkeler bu krizden daha da fazla etkilenecek.

İşsizlik rekorları kırılıyor bu ülkede. Yoksulluk ve sefalet almış başını gidiyor. Kapitalist küreselleşmenin küresel krizi emekçileri teğet geçmiyor. Zenginler krizi fırsata çevirip zenginliklerine zenginlik katarak yaşamaya devam ediyorlar. Adaletsizliğin adaletsizlik olarak, açlığın açlık olarak sürüp gitmesini sağlamak için kapitalist küreselleşmenin bu düzenini korumaktan söz ediyorlar.

Aslında hepimizin bildiği şekilde yaşandı:

20. yüzyıl sona ererken nihai zaferini ilan eden kapitalizmin ve piyasanın her şeye muktedir olduğuna dair boş inancın çöküntüye uğradığını görmek için çok fazla beklememiz gerekmedi. Yeni yüzyılın henüz ilk on yıllık dilimini geride bırakmadan küresel bir kriz, başta kapitalizmin merkezleri olmak üzere tüm dünyayı tehdit etmeye başladı.

İkinci Dünya Savaşı‘nın ardından 70‘li yılların ortalarına kadar yaşanan kapitalizmin büyüme dönemi, aşırı üretim nedeniyle kâr oranlarının düşme eğilimine girmesi üzerine tökezledi. 80‘li yıllarda uluslararası sermaye, karşı karşıya olduğu sorunu neoliberal yeniden yapılandırma politikalarıyla aşmaya çalıştı. Söz konusu politikalar, kapitalizmin merkezlerinde ‘Reaganizm‘ ve ‘Thatcherizm‘ olarak anılan, kamusal harcamaların kısıtlanması yoluyla servetin orta ve alt sınıflardan büyük sermayeye aktarıldığı bir süreci öngörüyordu. Aynı dönemde, azgelişmiş ülkeler de yeniden yapılandırma politikalarından payını aldı. O güne kadar, gümrük duvarlarıyla iç pazara dönük ithal ikameci bir ekonomik modelin hakim olduğu bu ülkeler, yabancı yatırımları teşvik, dış ticaretin serbestleştirilmesi, özelleştirmeler yoluyla küresel ekonomiye daha sıkı eklemlendiler. Bu program, aynı zamanda uluslararası sermayenin ucuz emek, hammadde ve tarımsal ürün ihtiyacına hizmet edecek biçimde geliştirildi.

90‘lara gelindiğinde, kâr oranlarındaki görece artış sermayeyi gerçek yatırımlardan ziyade büyük ölçüde spekülasyona dayalı finansal sektörlere yöneltti. Öyle ki, döviz piyasalarında gerçekleşen işlemler, dünya ticaret hacminin 70 katına ulaştı. Reel sektörde kullanılan her 1 dolara karşılık, finans piyasalarında 30 dolarlık işlem gerçekleşiyordu.

Uluslararası finans kuruluşlarının son derece karmaşık yöntemlerle küresel ekonomiye pompaladığı, gerçek ekonomide karşılığı olmayan ‘menkul değerler‘ balonu 2008‘e gelindiğinde patladı, sahte saadet zinciri kırıldı. Yakın zamana kadar astronomik kârlar açıklayan Lehman Brothers, Merrill Lynch, Fannie Mae, Freddie Mac, AIG gibi çokuluslu şirketler iflas gerçeğiyle yüz yüze geldiler.

Krizin başlangıçta finans sektörüyle sınırlı kalacağı iyimserliğinin hakim olduğu piyasacı çevrelerin tahminlerinin aksine, süreç reel sektörü de hızla içine çekti. Nitekim 2008 Ekim‘inde bir sonraki yıl dünya ekonomisi için yüzde 3‘lük büyüme tahmini yapan IMF, 2009‘a girildiğinde bu tahminini yüzde 0.5‘e çekti. Üstelik merkez ülkeler için bu öngörü eksi 2‘lerde seyrediyordu. Kapitalizm, 1929‘dan bu yana ilk kez bu kadar büyük bir küçülme yaşıyordu. Asıl büyük felaketin istihdam alanında yaşanacağı haberi ILO‘dan geldi: 2009 sonuna kadar halen çalışmakta olan 50 milyon kişi işini kaybedecekti.

Kapitalizmin dünya ölçeğinde yaşadığı krizden, bağımlı ülkelerin ağır biçimde etkileneceği aşikar. Ancak Türkiye‘nin durumu daha da vahim. Başbakan‘ın muhtemelen kendisinin de inanmadığı "kriz bizi teğet geçecek" öngörüsüne rağmen, dış borç stoku milli gelirinin yüzde 40‘ına yaklaşan ülkenin, son yıllarda gerçekleştirdiği dış kaynağa bağımlı büyümenin bedelini ödemesi kaçınılmaz görünüyor.

Ekonomisini sürekli ‘sıcak para‘ ve doğrudan yabancı sermaye girişine endeksleyen, finansa dayalı ekonomik faaliyetlerin büyüdüğü yıllarda bunun meyvesini yiyen, lakin fırtınaya büyük bir cari açığın yanı sıra Türkiye gibi 280 milyar dolarlık bir borç yüküyle yakalanan ülkelerin, dünya ekonomisinin küçüldüğü koşullarda hızla yoksullaşıp istikrarsızlaşacakları süreci analiz edenlerin ortak görüşüdür.

Fazlasıyla kuşkulu ve yetersiz resmi rakamlar bile içine girilen darboğazı gizleyemiyor. TÜİK‘in Ekim 2008 işgücü anketine göre, işsiz sayısı geçen yılın aynı ayına göre 385 bin kişi arttı ve yüzde 11‘e çıktı. Bu oran kırsal kesimde yüzde 7.8 iken, kentlerde yüzde 12.8, lise ve üniversite mezunları arasında işsizlik oranı ise yüzde 45‘e ulaşmış durumda.

Kapanan şirket sayısı, batık banka kredilerinin hacmi, protestolu senet ve karşılıksız çek miktarı gibi rakamlar da ekonomideki baş aşağı gidişi doğrular nitelikte.

Öte yandan sermaye, karşı karşıya olduğu borç yükünü devlete yıkmak için şimdiden taleplerini yüksek sesle dile getirmeye başladı. Ekonominin büyüdüğü dönemde ölçüsüz ve öngörüsüzce borçlanan şirketler sıkıştıkları koşullarda faturanın çalışanlara çıkarılmasını öneriyor.

Bu ekonomik gelişmelerin sosyal ve siyasal sonuçları olacağını kestirmek zor değil. 2001-2008 arasında verimlilik, yani çalışan başına üretim yüzde 45 artarken, reel ücretler yüzde 10 geriledi. 2001 krizini, ardından gelen dünya konjonktürünün olumlu etkilerinin yanı sıra daha az işçiyi daha çok çalıştırarak aşan Türkiye, yüz yüze olduğumuz, 2001‘e oranla çok daha derin yaşanacağı anlaşılan bu yeni krizi daha insafsız bir sömürü dalgasıyla aşmaya çalışacaktır.

IMF ipine bir kez daha sarılacağı anlaşılan siyasal iktidarın emekçilere "mali disiplin"den başka bir önerisinin olmayacağı anlaşılıyor. Bunun ise daha çok vergi, daha az kamu harcaması anlamına geldiğini biliyoruz. Yani daha çok işsizlik ve alt-orta sınıfların daha fazla yoksullaşması yaşanacak. Sektörde çalışan mühendisleri, teknik elemanları karanlık bir gelecek beklediğini söylemek yanlış olmayacaktır. İşte böylesi bir ortamda otomotiv sektörünü ve sektörde çalışan mühendisleri ve teknik elemanları konuşacağız.

Ben burada otomotiv mühendisi arkadaşlarıma sesleniyorum:

Görülüyor ki çetelerle, kirli ilişkilerle, suç örgütleriyle, faili meçhullerle, katliamlarla yönetilmiş bu düzen; insanımıza baskı, zorbalık, ölüm, açlık, işsizlik ve sefalet getiriyor. Bu ülkenin kahredici kaderini değiştirerek insanımızın eşit ve özgür bir ülkede bir arada, kardeşçe yaşamasının yollarını mühendisler birlikte bulmalılar. Bunu kimseden bekleyemeyiz. Yollar ancak biz yürürsek açılır ve gelecek ancak biz onu değiştirebilirsek bugünkünden daha güzel olabilir. Sektörde yıllarını vermiş mühendislerin ve teknik elemanların işsiz bırakıldığı, ücretsiz izne çıkarıldığı, ücretsiz fazla mesai yaptırıldığı bir dönemdeyiz. Bu anlamda otomotiv mühendislerinin odamız örgütlülüğünde daha fazla bir araya gelmesi ve örgütlenmeyi geliştirilmesi kendimiz için, halkımız için çok önemli bir zorunluluk. "Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz" sözü şimdi çok daha önemli. Bilimi ve teknolojiyi insanla buluşturan bir mesleği yapanların bunun anlamının farkında olduklarını biliyorum.

Sevgili arkadaşlar,

Bitirirken, savaşın değil, barışın ve kardeşliğin dilinin hakim olduğu, emekten ve halktan yana bir ülke özlemiyle hepinizi sevgiyle, saygıyla, dostlukla selamlıyorum.

Mehmet Soğancı

TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı