ODALARDAN DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ AÇIKLAMASI

04.06.2010

Çevre Mühendisleri Odası, İnşaat Mühendisleri Odası, Jeoloji Mühendisleri Odası, Kimya Mühendisleri Odası, Makina Mühendisleri Odası, Mimarlar Odası ve Peyzaj Mimarları Odası, 5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla birer basın açıklaması yaptı.

 

ÇMO:
5 Haziran Dünya Çevre Günü
YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK KUTLAMAYACAĞIZ!

1972 yılında İsveç‘in başkenti Stockholm‘de yapılan toplantıda "5 Haziran" Dünya Çevre Günü olarak ilan edilmiştir. Çevresel sorunlarının uluslar arası alanda bir arada tartışılmaya başlandığı ilk konferans olarak adlandırılan Stockholm konferansından sonra da birçok uluslar arası etkinlik gerçekleştirilmiş ve çevre sorunları irdelenmiştir.

Ancak ne yazık ki, ülke ve dünya ölçeğinde çevre sorunları gerilemek yerine gittikçe artmış ve doğa ve insan sağlığına ciddi zararlar veren çeşitli felaketler yaşanmıştır.

Dünya sorumsuz tüketmenin bedelini ağır ödemektedir. Meksika körfezinde durdurulamayan sızıntı, hala bedelini ödediğimiz Çernobil nükleer faciası, bölgesel planlanan savaşlar, biyoçeşitliliğin hızlanarak azalması, küresel ısınma gibi sorunlar küresel ölçekteki sorunlardan sadece birkaç tanesidir.

Ülkemizde ise ne yazık ki durum daha farklı değildir. Sanayi "atılımları" içerisinde çevre sorunlarının ikincil plana atılması, çevre sorunlarının çözümünde kilit rol oynayan çevre mühendisliği mesleğinin göz ardı edilmesi, eğitiminin iki haftalık eğitimlerle ikame edilebileceğinin sanılması, çevresel sorunların çözümünde bilgi birikiminin gereksizliğinin mevzuat çalışmalarında vurgulanması, yetersiz ve verimsiz çevre denetimlerin gerçekleştirilmesi ve kentsel alt yapı sorunların çözümünün piyasa ekonomisinin ve artı-değer hırsının yansıları olarak taşeronlaşma ve özelleştirmeler ile ekonomik kaygılara dönüşmesi ülkemizde yaşanan çevre sorunlarının temel nedenleri arasında yer almaktadır.

AB uyum sürecinde çevre faslının açılmış olması ise hiç kuşkusuz ülkemizde çevre konusunda çalışma yapan kurum ve kuruluşların idari işleyişini ve sorunlara yaklaşımlardaki sığlığını çözmemiştir.

Ne yazık ki, kapitalizm ve onun günümüzdeki yansıması olan neo-liberalizm insan ve doğa merkezli yaklaşıma karşı savaşını sürdürmekte, dünya halkları işgallerle, yoksullukla, hastalıklarla karşı karşıya bırakılmaktadır.

Çevre kavramını basit "çevreci" yaklaşımlarla sığlaştırmaya çalışmak ise çevreye yapılacak en ciddi zarardır.

Tüm insanlık çevre sorunlarının Gazze‘deki işgalden, barınma hakkının insanların elinden alınmasından, temiz suya erişim hakkından, TEKEL işçilerinin hak gaspından, özelleştirme politikalarından, maden facialarından, enerji politikalarından bağımsız olmadığını görmelidir/görecektir.

Bu noktada;

•-         Uluslar arası kuruluşlar ve ülkeler ilkeli ve tutarlı çalışmalar yapmalı ve "kendi coğrafyalarında çevre korumacı, sömürge alanlarında vurdum duymaz" tavırlarından vazgeçmelidirler.  Mevcut ekonomi literatüründe "geri kalmış", "gelişmekte olan" ülkelere yaptıkları yardımlarda kendi çevre sektörlerini geliştirme amaçlarını terk etmelidirler.

•-         AKP hükümeti, sadece sanayi merkezli eski ve kirli ekonomi biçiminden vazgeçerek, çevre sorunlarını bütüncül ele alarak çevre sorunlarının ve kentsel altyapı sorunlarının halkımız için önemini anlamalıdır. Herkesin sağlıklı bir çevrede yaşama, temiz suya erişme hakkının bulunduğunu göz önünde alarak çalışmalarını yapmalı, kentsel alt yapı için özelleştirmeleri ve taşeronlaştırmayı biran önce durdurmalıdır. Çalıştırıl(a)mayan su ve atıksu arıtma tesislerinin, uygun olmayan düzenli (!) depolama tesislerinin, en ufak meteoroloji olayında zarar gören kentsel alt yapının önüne ancak bu şekilde geçilecektir.

•-         Çevre sorunlarının çözümünde, sanayi kaynaklı kirliliğin önüne geçilmesi ve azaltımı konularında, kentsel alt yapı çalışmalarının verimliliğinde formasyon sahibi olan çevre mühendislerinin mesleki hakları biran önce iade edilmelidir.

•-         Nükleer santral inşaatı süreci durdurulmalı, enerji kayıp kaçakları engellenerek, temiz enerji için Ar-Ge çalışmaları desteklenmelidir. Enerji politikası temiz enerjiler üzerinden inşa edilmelidir.

•-         Büyük ölçekli Hidroelektrik Santral (HES) ihaleleri biran önce durdurulmalı ve ülkemizdeki su ve doğal kaynak yönetimi bütüncül ele alınarak havza yönetimi planları doğa ve insan merkezli bir yaklaşımla tamamlanmalıdır. HES‘lerle ilgili ÇED süreçlerinde halkın tepkileri ve doğa katliamı göz ardı edilmemelidir.

•-         Çevre teknolojilerinin geliştirilmesi için üniversiteler teşvik edilmeli, AB üyeliği ile başlayan ve çevre faslının açılması ile artan dışa bağımlı kaynak, çevre politikası ve teknolojisinin önüne geçilmelidir.

Odamız, dünya ve ülkemizdeki çevre sorunlarının çözümüne dönük olarak mesleki ve bilimsel bilgi birikimini halkımızın ve ülkemizin yararına kullanmaya, çözümün parçası olmak adına çalışmalar yapmaya ve eğitim, sağlık, vb. gibi "çevrenin" de insan yaşamı için kar etme güdüsüne endekslenemeyecek, kamusal bir alan olduğunu  haykırmaya devam edecektir.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası olarak, bir kez daha vurguluyoruz ki, ülkemizde ve dünyada çevre sorunları çözülene, her insan sağlıklı bir çevrede yaşayana, ekosistemlere verilen zararlar durdurulana yani "yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek" Dünya Çevre Gününü KUTLAMAYACAĞIZ!

Saygılarımızla,

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
Yönetim Kurulu

  

İMO 5 HAZİRAN DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ‘NDE HERKESİ GÖREVE ÇAĞIRIYOR

1972 yılında toplanan Birleşmiş Milletler Stockholm Konferansı‘ndan bu yana, 5 Haziran, "Dünya Çevre Günü" olarak kutlanıyor. Kalkınma ve sanayileşme politikalarının doğurduğu çevresel sorunlara dikkat çekebilmek amacıyla gündeme gelen Dünya Çevre Günü, aradan geçen onca seneye rağmen ne yazık ki amacına ulaşabilmiş değildir. Sermayenin kar hırsı, uluslararası şirketlerin çıkarları ve devletlerin gündelik politikaları, çevremizi ve dünyamızı tehdit etmeye devam ediyor. Altına imza koydukları anlaşmaların ve ilkelerin gereğini yerine getirmeyen devletler, içinde bulunduğumuz çevresel tehditlerin temel sorumlularıdır.

Gezegenimiz uzun yıllardan beri kuraklık, çölleşme, ozon tabakasının incelmesi, kirlenme, temiz su kaynaklarının daralması, küresel ısınma ve biyolojik çeşitliliğin azalması gibi tehditlerle iç içe yaşıyor. Doğayla uyumlu olmayan teknoloji tercihleri, aşırı tüketim, kimyasal kirlilik, devasa miktarda karbon salımı, sanayi atıkları ve tedbirsizlik sonucu ortaya çıkan çevresel felaketler tüm dünyanın geleceğini tehlikeye atıyor.

20 Nisan 2010 tarihinde Meksika Körfezi‘ndeki bir petrol platformunda yaşanan patlamayla başlayan petrol sızıntısının, aradan geçen 1 buçuk aya rağmen henüz durdurulamaması ve kuyudaki çatlaktan denize her gün 1000 (Bin) varil petrol karışıyor olması, karşı karşıya olduğumuz tehdidin yakınlığını ve büyüklüğünü gözler önüne sermektedir. Yıllardır yaşadığımız deneyimlerin acı sonuçları göstermiştir ki, tüm dünyayı etkileyebilecek toplumsal maliyetleri olan işletme, üretim ve deneyler, belirli bir şirketin ya da devletin inisiyatifine bırakılmamalıdır. Hiçbir şirketin ve de hiçbir devletin, dünyamızın ortak geleceğini ipotek altına alma hakkı yoktur.

Geri döndürülemez ve uzun süreli çevresel ve toplumsal sonuçları olan en büyük tahribatlardan birisi, nükleer felaketlerdir. Ülkemiz ne yazık ki, bu yıl Dünya Çevre Günü‘ne "nükleer tehdit" altında girmektedir. AKP Hükümeti‘nin Rusya ile yaptığı, Akkuyu‘da Nükleer Santral kurulmasını öngören anlaşma, önümüzdeki günlerde TBMM‘de oylanacaktır. Her türden hukuki ve ticari prosedür göz ardı edilerek, iki devlet arasında imzalanan bu anlaşmanın amacı enerji ihtiyacının karşılanması değil, AKP Hükümeti‘nin "Nükleer Güç" olma hevesidir.

Türkiye halkı yıllardan beri Nükleer Enerji‘ye razı edilebilmek için "karanlıkta kalmakla" tehdit edilmektedir. Oysa yapılan araştırmalar, ülkemizin enerji ihtiyaçlarının mevcut enerji kaynaklarımızın etkin kullanımı ve yenilenebilir enerji kaynaklarının devreye sokulmasıyla karşılanabileceğini göstermektedir. Sanıldığının aksine Nükleer Enerji yarının teknolojisi değil, dünün teknolojisidir. Yarının teknolojisi rüzgârdan, güneşten, dalgalardan ve daha farklı doğal kaynaklardan elde edilecek enerjidir. 

İş sağlığı ve güvenliği konusunda sicili oldukça kabarık olan, her yıl meydana gelen binlerce işyeri kazasında yüzlerce işçinin hayatını kaybettiği, maden ve tersane kazalarının adeta sıradanlaştığı ülkemizde kurulacak bir nükleer tesisin güvenliğinden bahsetmek mümkün değildir. En temel güvenlik tedbirlerini bile göz ardı eden, işçilerin yaşamını "kadere" terk eden bir anlayışın, en ufak kazanın bile tüm dünyayı etkileyecek ölümcül sonuçlar doğuracağı bir nükleer tesis yapmaya kalkışmasına seyirci kalınamaz. Aklı ve vicdanı yerinde olan milletvekillerini Rusya ile yapılan Nükleer Santral anlaşmasına "hayır" oyu kullanmaya çağırıyoruz.

Dünya Çevre Günü, ne yazık ki asıl anlamından ve amacından uzaklaşmış bir "Protokol Günü" haline getirilmiştir. 5 Haziran‘da kürsülerden "çevreci" beyanlar verenler, ertesi gün çevre düşmanı politikalara imza atabilmektedir. Dünya Çevre Günü‘nün temel öğretisi, tüm doğal hayatı ve tabiat varlığını merkezine alan, sürdürülebilir bir yaşam tarzıdır. Ya bu yaşam tarzını hayata geçirmek için gereken adımları atalım ya da "Dünya Çevre Günü"nü kutlamayı bırakalım.

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası

JMO: 5 HAZİRAN DÜNYA ÇEVRE GÜNÜNDE, TÜRKİYE‘DE ÇEVRE YOK EDİLİYOR!

Kapitalizmin 2008 krizinin halen sürdüğü bir süreci yaşıyoruz. Krizin dünyada yaşanan ekolojik krizle iç içe sürmesi kapitalizmin yıkıcılığını dahada gözler önüne seriyor.. Eskiden olduğu gibi daha fazla tüketim yoluyla bu krizi çözmeye kalkmak; ekolojik krizi derinleştirmek, gıda ve su krizleriyle açlığı, kitlesel göçleri ve sosyal patlamaları tetikleyerek yeni ekonomik krizlere yol açmak anlamına gelecektir. 

Plansız hidroelektrik santraller, bazı madencilik faaliyetleri ve yol inşaatları, çarpık turizm ve yapılaşma, kontrolsüz taş ocakları vb. faaliyetlerle ülkemizin her noktasında doğal yaşam tehdit altında.

Altın işletmeciliğinin yaygınlaşması, Ilısu barajında ısrar edilmesi, ovalarda, kentsel alanlarda kurulan çimento fabrikaları, Doğu Karadeniz‘de en ufak derenin bile HES‘ler uğruna ve kurutulmak pahasına satışa çıkarılması, tarım alanlarının sanayi ve yerleşimler için yok edilmesi, küresel ısınma nedeniyle göllerin ve akarsuların kuruması, yaklaşan su ve gıda krizi ve yanlış kentleşme Türkiye‘nin önemli ekolojik sorunları olmayı sürdürüyor.

Doğaya zarar veren altın madenlerine karşı ekoloji mücadeleleri devam ediyor. Altın ve nikel madenlerine karşı eylemler ve davalar geçtiğimiz yıl ön plandaydı. Özellikle altın işletmelerinde Danıştay kararlarına rağmen hukukun arkasından dolanma çabaları sürüyor.

TBMM üst komisyonundan geçen Maden Kanunu Tasarısıyla izinleri düzenleyen 7. maddedeki değişiklik: ne can çekişen madenciliğe bir çözüm getirebildi nede doğa ve çevrenin tahribatını önlemeye çare oldu. Madenciliğin doğa ve çevreye zarar vermeden yapılabildiği formüller yasaya girmedi. 

Dünyada korumada öncelikli yüz alandan biri olan Fırtına vadisi, doğal sit alanı yani dokunulmaz, yapılaşma olamaz, inşaat yapılamaz, yol yapılamaz bir alan. Ancak Yasalara uyulmuyor. Pokut ve Hazindağ Yaylaları arasında yapılmak istenen yolla ilgili davada Trabzon Bölge İdare Mahkemesi "yürütmeyi durdurma" kararı vermesine rağmen, yola devam edilmişti. Aynı yolun bu kez Doğu Karadeniz‘in en yüksek yaylası Samistal‘a ve oradan da Kaçkarlar‘a kuzeyden çıkış noktası olan Yukarı Kavrun yaylasına devamı yapılmak isteniyor. Amlakit yaylasına kısa sürede ulaşmak adına Palovit Vadisi ‘ne dozerler girmiş bulunuyor. 

Avrupa‘da ve Amerika‘da rüzgar ve güneş enerjisi yatırımlarındaki son yıllardaki artış ve Türkiye‘de bile yenilenebilir enerjinin elektrik üretimindeki payının %1 civarına yükselmesi, artık yenilenebilir enerjinin ve enerji verimliliğinin geleceğin ve bugünün hakim enerji politikası olacağının göstergeleri olarak kabul etmek gerekiyor. Ancak enerji politikalarında ekolojik yaklaşımın olduğunu söylemek güç. 

Hükümetin ithal kömürlü termik santral projelerindeki ısrarı devam ediyor. Hükümet bu politikalarla sadece Türkiye‘yi değil, gezegeni de tehdit ediyor. . Doğu Akdeniz, Çanakkale ve Karadeniz‘de (özellikle Sinop‘ta) de termik santrallere karşı halkın muhalefefeti gelişiyor.
 

24 Eylül 2008‘de açılan Akkuyu nükleer santral ihalesinin açılan davalarla hukuki zemininin ortadan kalkması ve nükleer ihalesinin iptal edilmesine rağmen Hükumet geçtiğimiz ay Rusya ile anlaşarak Akkuyu‘da nükleer santral inşasında ısrarını sürdürüyor. Nükleer santral yapımının, ülkemiz için ekonomik açıdan faturası ağır olacak ve ondan daha da ağır çevresel bedeller ödenecektir. 

Suyun özelleştirilmesi ve büyük barajlar gibi konulardaki mücadeleler, Alternatif su forumu, su mahkemesi gibi etkinliklerle Türkiye‘de de bir su hareketini doğurdu. Ilısu ve Munzur‘da yapılmak istenen büyük barajlara karşı mücadeleler güçlenerek devam ediyor. Munzur barajlarına karşı 20 bin kişilik yürüyüş, Ilısu konusunda Hasankeyf Yaşatma Girişimi, Doğa Derneği ve diğer hareketler eylem ve kampanyalar, Doğu Karadeniz‘de yapılmak istenen küçük hidroelektrik santrallara karşı bölge halkının yürüttüğü doğa korumacı hareketler İkizdere, Fındıklı, Senoz vadisi, Hemşin gibi yerlerde dereler üzerine yapılacak Hidroelektrik Enerji Santralleri‘ne (HES) karşı halk hareketleri Türkiye de yanlış su politikalarının uygulandığını açıklıkla ortaya koymaktadır. Bu gerçeklikten yola çıkarak bilimsel ve toplumsal gerçeklikten uzak olan baraj ve HES projeleri acilen durdurmalı ve şu ana kadar uygulanan su politikaların terkedilmelidir. Bunun yerine, ekolojik, katılımcı ve toplumsal ihtiyaç vb.kriterlerine dayalı yeni bir yaklaşımın tartışılıp geliştirilmesine yönelinmelidir. 

Özellikle Doğu Karadenizdeki nehir tipi hidroelektrik santral projeleri için birbirinden bağımsız, birbirini etkilemiyormuş gibi proje bazında ÇED süreçleri işletiliyor, bütünü gözeten ‘‘ havzanın tamamına yönelik ÇED raporu‘‘nun gerekli olduğu gözden kaçırtılıyor. 

Topraklarımızın insanlık tarihi açısından en eski toplumsal yerleşim yerleri olduğunu göz önünde tutarsak; kültürel mirasın korunmasının ülkemiz, tüm dünya ve gelecek bütün insanlık tarihi ve kültürü için önemli olduğu kabul görmelidir. Bu çerçevede, önemli kültürel mirasın olduğu bölgelere kesinlikle baraj ve HES‘ler yapılmamalı ve bu kültürel mirasla bölgesel kalkınmayı sağlayacak girişimler önemsenmelidir. 

Daha çok rüzgar, güneş, jeotermal ve bioenerji gibi alternatif ve yenilenebilir-temiz enerji türlerinin geliştirilmesi politikası temel alınmalı, Var olan kaynakların daha randımanlı kullanımının sağlanması ve elektrik hatlarının onarımı yanında (kayıplar % 20-22 civarında), enerjiyi daha tasarruflu kullanmamıza da önem verilmelidir. 

Kentleşme ve yapılaşma da uygulanan yanlış politikalar sonucunda çevre düzeni ve kentler insanların en temel hakkı olan yaşam hakkının ve güvencesinin olmadığı alanlara dönüşmektedir. 

Kısa vadeli öngörümlerle, ranta dayalı, bilim ve tekniği gözetmeyen politikalar sonucu çevresel sorunları yaratacak projelere devam ediliyor. İstanbul‘da 3. Köprü tartışmaları, kentleşme ve ulaşımın bir arada düşünülmeden, toplu taşımacılığı esas almayan ve çevre sorunlarını daha da içinden çıkılmaz hale getirecek bir proje olarak karşımıza çıkıyor. Orman talanlarını, su havzalarının etkilenmesini, çarpık kentleşmeyi artıracak bu proje, İstanbul halkı, demokratik kitle örgütleri ve meslek odalarınında içinde yer aldığı platformlar tarafından reddedilmiş bir projedir, iptal edilmelidir. 

Dünya çevre günü dolayısıyla bir kez daha hatırlatıyor, uyarıyoruz. 

Yöre, bölge, ülke insanını yok sayarak azami karı esas alan sermayenin talep ve isteklerine uygun politikalarla doğa korunamaz. çocuklarımıza yaşanılacak bir Türkiye ve dünya bırakılamaz. 

Yaşam alanlarımıza yapılan müdaheleler karşısında geçmişte olduğu gibi bugünde ve gelecekte de sağlıklı ve güvenlikli bir çevrede insanca yaşamı savunacak bir çevre politikasının belirlenmesi doğrultusunda mücadele edeceğiz. 

TMMOB JEOLOJİ MÜHENDİSLERİ ODASI

 

 

KMO: 5 HAZİRAN DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ GÖNÜL RAHATLIĞIYLA KUTLANACAK BİR GÜN DEĞİLDİR !

Günümüzün göz ardı edilemeyecek gerçeklerinden birisi, bilim insanlarının doğanın ne zaman bütünüyle öleceğine ilişkin araştırma ve değerlendirme içerisinde oldukları gerçeğidir. Doğanın sonunun insan eliyle değil ama rantçı sistem eliyle olacağı kesindir.

5 Haziran Dünya Çevre Günü; 5 Haziran 1972 yılında Stockholm‘de toplanan "Birleşmiş Milletler Çevre ve İnsan Konferansı"nın yıldönümü olan tarihtir. Bu konferansta BM "temiz ve sağlıklı bir çevrede yaşamanın temel bir insan hakkı olduğunu karar altına almıştır. 1970‘li yılların ikinci yarısından itibaren, bu konferansta alınan kararların bir anlamda çevre koruma alanında milat olması gerçeğinden hareketle, konferansın toplandığı tarih, DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ ilan edilmiştir. Böylece çevrecilik olgusu ete kemiğe bürünmüş olarak ortaya çıkmış olmasına rağmen rantçı sistem başarılı bir şekilde çevreciliği başka bir alana kaydırmayı başarmıştır.

Örneğin:

3. Boğaz köprüsüyle İstanbul‘un yeşil örtüsünde binlerce ağaç risk altındayken, Dicle havzası Hasankeyf uygarlığıyla birlikte yok edilirken bir çevreci olarak ağaç sevmemizin yanı sıra antik uygarlıkları da korumamız gerektiğinin farkında mıyız?

Marmara Denizi büyüklüğünde sulak alanlar rant operasyonlarıyla yok edilirken veya uluslararası sözleşmelere imza atılarak koruma altına alınacağı devletçe üstlenilen Uluabat gibi göllerimiz aleni bir şekilde korunmayarak içindeki tüm canlılarıyla ölüme terk edilirken gereksiz akan musluklarını kapatılması gibi küçük eylemlerden büyük farklar beklenmesi bizleri alan dışına çıkarmış sistem tuzağı olmuyor mu? 

Hidroelektrik santraller, nükleer enerji santralleri suyu, havayı, ormanları, endemik florayı ve tüm canlıları adım adım yok ederken çevreciliğin ana mesajları içerisinde yer alan "doğayı sev" söylemine uygun bir anlam ancak doğanın yok oluşuna neden olan gerçekliğin peşine düşerek, rantçı sistemin çevrecilik konusundaki çarpıtmasını ve perdelemesini delecek bir hedefe yönelmekle, ülkemizin doğasının uygarlıklarıyla birlikte Allioni‘de, İkizdere‘de, Kazdağların‘da sistemin yasa ve kültür tanımayan güçlerince yağmalanıp yok edilmesine karşı duruş göstererek sağlanabilir.  

Tüm bunlara karşın Çevre ve Orman Bakanlığı ne yapıyor?

Bir yandan madencilik lobisi başta olmak üzere büyük sermaye kesiminin beklentileri doğrultusunda düzenlemeler yapıp, onlara her türlü serbestliği getirirken diğer yandan, çevrenin korunmasını ivedi mevzuat düzenlemesi ile "Çevre Görevlisi" diye bir personele havale ediyor. 

Bakanlık, bu uygulaması ile mühendislik formasyonlarını ve mühendisleri yok sayarak, bir haftalık eğitimden geçirilmiş personelle bu işi piyasanın insafına terk ediyor.

Mühendislik diploması ile çalışma hakkına sahip olan mühendisleri ise, yetkisi olmamasına rağmen sınava tabi tutmaya kalkıyor ve bu uygulamasında ısrar ediyor.

Bunlardan ötürüdür ki, biz Kimya Mühendisleri 5 Haziran Dünya Çevre gününü bir sistem tuzağı olarak görüyoruz ve bu günün gönül rahatlığıyla kutlanacak bir gün olmadığını düşünüyoruz.

Saygılarımızla,

 

TMMOB KİMYA MÜHENDİSLERİ ODASI
YÖNETİM KURULU

 

MMO: ÇEVRE, SANAYİ, KENT, ULAŞIM, ENERJİ POLİTİKALARI
İNSANCA BİR YAŞAM EKOLOJİSİNİ HEDEFLEMELİDİR

5 Haziran Dünya Çevre Gününde insanlık büyük ekolojik sorunlarla karşı karşıyadır. Yeryüzü ve evrenin evrimine özgü gelişmelerin yanında sermaye egemenliği ve dizginsiz azami kâr güdüsünün belirlediği yanlış sanayileşme, teknoloji, tarım, kentleşme, ulaşım ve enerji politikaları çok büyük çevre sorunları yaratmaktadır.

Doğal kaynakların sermaye ve rant yağmasına tabi olması, çevre sorunlarına ilişkin denetim ve yaptırım eksikliği, tarım alanlarında verimliliğin azalması, ormanlar, hazine arazileri ve kıyıların talana açılması, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının kirletilmesi söz konusudur.

Sanayileşme ve kalkınma, planlı ve "sosyal kalkınma" yaklaşımı temelinde tarım, çevre, enerji, ulaşım, teknoloji, sağlık, eğitim ve diğer alanlara yönelik politikalarla uyum ve bir bütünlük içinde tanımlanmalıdır. Başka türlü insanca bir yaşam ve toplum ekolojisi oluşturmak olanaklı değildir.

Yapılması gereken çalışmalar çok yönlüdür.

Sanayinin enerji yoğunluğunu sektörel yapılanma değişikliği ile azaltmak üzere çalışmalar yapılması; enerji, emek ve kaynak yoğun üretimden ileri/yüksek teknoloji yoğunluklu, enerji yoğunluğu düşük bir üretim yapısına geçilmesi gerekmektedir.

Sanayi dallarının katma değer ve istihdam katkısı, çevre kirliliği, enerji tüketim yapısı gibi kriterler eşliğinde öncelik göstergeleri ve tercih edilmesi gereken teknolojiler belirlenmeli, tesislerin bu kriterlere göre kurulması ve kapasite artırımını da kapsayan ivedi bir sanayi planlaması yapılmalıdır.

Teknoloji, sanayileşme ve çevre politikaları arasında uyum esas alınarak tarım alanlarına sanayi tesisleri kurulmamalı, çarpık kentleşme ve kıyı yağmasının önüne geçilmeli, sanayi atıkları kontrol altında tutulmalı, arıtma tesisleri şart olmalı, denetlenmeli, geri dönüşüm proje ve teknolojileri kullanılmalıdır.

Doğru sanayi, enerji, ulaşım ve kentleşme politikalarıyla birlikte su israfı ve kirliliğinin, katı ve tehlikeli atıkların, toprak kirliliğinin, erozyonun, sera gazı salınımının, deniz kirliliğinin kontrolü; biyolojik çeşitliliğin ve doğal kaynakların korunması ve geliştirilmesi, temiz üretim teknolojilerinin kullanılması, çevre dostu yerli, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı sermaye talanının kâr güdüsünün önüne geçirilmelidir.

Ali Ekber ÇAKAR
TMMOB Makina Mühendisleri Odası
Yönetim Kurulu Başkanı

 

MİMARLAR ODASI: SAĞLIKLI VE NİTELİKLİ BİR ÇEVRE İÇİN KARARLIYIZ

5 Haziran 1972‘de Stockholm‘de yayımlanan Dünya Çevre Deklarasyonu‘nda "İnsanın, hürriyet, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları sağlayan onurlu ve refah içinde bir çevrede yaşamak temel hakkıdır." çağrısı üzerinden tam 38 yıl geçti. Buna paralel olarak, dünyada çevre sorunlarına karşı önlem alınması yönünde pek çok karar alındı. Hükümetlere tavsiyelerde bulunuldu. Başta Kyoto Protokolü olmak üzere çok sayıda uluslararası sözleşme imzalandı...

Tüm bu girişimlere rağmen, Birleşmiş Milletler "söylem" üretmenin ötesine geçemedi. Geçen zaman içerisinde varolan çevre sorunlarına yeni sorunlar eklendi ve bu sorunlar dünyayı artık geçmişten daha fazla tehdit etmektedir. Çevre kirliliği, iklim değişiklikleri, küresel ısınma vb. Sorunlar, yaşadığımız evrenin can alıcı konularını oluşturmaya devam etmektedir. Sadece "kâr" dürtüsüyle hareket eden ve "tüketim ideolojisi"ni toplumlara dayatan bu sürecin sorumluları ise ciddi tedbirler almaya yanaşmamakta; dünya kaynaklarını sorumsuz biçimde tüketmeye, çevre kirliliği ve yağmasının nedeni olmaya devam etmektedirler.
Ülkemizin çevre sorunları ile tanışıklığı ise, 50-60 yıl önceye uzanmaktadır. 1950 sonrası "göçe dayalı" ve 1980 sonrası "imar rantına göre" yaşanan bir kentleşme anlayışına paralel olarak kentlerimiz çarpık ve sağlıksız biçimde yapılaşmıştır. Bu süreçte pek çok kent ve çevre değeri kaybedilmiş ve çevresel sorunlara ortam hazırlanmıştır.

Bunun sonucunda, akarsular, göller ve denizler kirlenmiş, ormanlar yağmalanmış, tarihsel ve peyzaj değerleri yokedilmiş ve kentlerimiz deprem, yangın, sel gibi her türlü afete açık hale gelmiştir. Her yıl çevresel sorunlardan kaynaklanan önemli ölçüde can ve mal kayıpları yaşanmaktadır.

Türkiye, Dünya Çevre Deklarasyonu sonrasında pek çok uluslararası sözleşmeye imza atmış ve taahhütte bulunmuştur. Ancak, dünyada gündeme gelen çevre politikalarından ülkemiz yönetimleri uygulamalarda hiçbir şekilde etkilenmemiştir. Kimi yapısal ve ciddi tedbirler alınması gerekirken, sorunlar daha büyük boyutlarla bugünlere ve yarınlara taşınmıştır.
Bugün ise AKP hükümeti, bir bütün olarak çevreyi "rant" aracı olarak görmekte ve çevrenin yokedilmesi pahasına betonlaşması, satışı ve pazarlanması için yoğun çaba göstermektedir. Çevre, toplumumuzun gözüönünde kimi çevrelerin çıkarlarına kurban edilmektedir. Ve bunu gerçekleştirmek için hukuk, şehircilik ilkeleri ve bilim hiçe sayılmaktadır. Nitekim gündemde olan "Anayasa paketi"nin, esas itibarı ile çevre yağmasının önündeki hukuki engelleri kaldırmayı hedeflediği açıktır.

Hükümetin çevre ile ilgili gündeminde olan kimi karar ve uygulamaların gerçekleşmesi halinde kentlerimiz yaşanmaz hale gelecek ve ülke kaynakları yokedilmiş olacaktır. Bu çerçevedeki girişim ve kararların ivedi olarak durdurulması ve iptal edilmesi gerekir.

Ulaşıma çözüm olmayan, sadece "rant" ve çevre yağması niteliğindeki 3. köprü kararı iptal edilmelidir. Bu girişimin gerçekleşmesi halinde 15 milyonu aşkın nüfusun yaşadığı İstanbul‘un bir felakete sürükleneceği, hükümetin talimatıyla hazırlanan bilimsel raporlarla net biçimde ortaya konmuştur. Bu gerçeklere rağmen 3. köprü kararında ısrar edilmesi manidardır.

Orman Yasası‘nın 2b maddesi ile ilgili düzenlemelerin sürekli gündemde tutulması, yeni orman işgallerini özendirmektedir. Çarpık kentleşme ve imar aflarıyla gerçekleşen orman tahribatı bugün de devam etmektedir. Tapu Yasası‘nda yapılan değişiklikle "orman vasfını kaybettiği" gerekçesiyle parsel olarak tescil edilmeye çalışılan bu alanlar, Anayasa Mahkemesi kararı beklenmeden işgalcilere satılarak, oldu bitti yaratılmak istenmektedir. Bu alanların daha sonra "dönüşüm alanı" ilan edilerek, TOKİ eliyle daha yoğun bir yapılaşmaya açılması yönünde çalışmalar olduğu bilinmektedir.

TOKİ‘nin başını çektiği kimi uygulamalarla, tarihî kent merkezlerinde "yenileme" adı altında tarihsel değerler ve sosyal doku yokedilmektedir. Yıllardır ihmal edilen bu alanlarda zaman içerisinde önemli kayıplar yaşanmıştır. Yapılması gereken, yokolmaya yüz tutmuş, son derece değerli olan kültür varlıklarının ayağa kaldırılması, tarihî mahallelerin canlandırılması ve endüstri mirasının korunmasıdır. Bu bağlamda, koruma ilkeleri ile bağdaşmayan ve yaşayanını yoksayan uygulamaların durdurulması gerekir.

Kentlerimizin donatı alanları, çöküntü alanları ve çeperlerinde gündeme getirilen "dönüşüm" kararları bir plana bağlı olmadığı gibi, yeni kent ve çevre sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Yerel yönetimleri ve toplum katılımını dışlayan TOKİ‘nin aldığı kararlar kentlerimize dayatılmaktadır. Daha fazla "dönüşüm mağduru" kent ve insan yaratılmasından kaçınılmalıdır.

Dünya mirası bakımından ülkemizdeki "doğal sitler" ve "ören yerleri" önemli bir yere sahiptir. Bu alanlar "turizm ve ticaret" adı altında yeni yapılaşmalara açılmakta ve böylece kültür varlıkları tahrip edilmektedir. Çevre ve Orman Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın acil olarak önlem alması ve bu değerlere sahip çıkması yönünde çaba göstermesi gerekir.
Türkiye‘nin bütün varlık ve kaynaklarına yönelik talan, satış ve pazarlama bizleri kaygılandırmaktadır. HES‘ler aracılığı ile akarsular, vadiler, göller, kıyılar, madenler, tarım alanları, ekolojik alanlar, orman alanları vb. bütün yaşam kaynakları üzerine "yağma" niteliğinde "rant" kararları gündemdedir. Bu kararların uygulamaya geçmesi halinde, zaten afetlerle debelenen ülkemiz, daha büyük ölçekte çevre felaketlerine sürüklenecektir.

Sonuç olarak, ne yazık ki, yaşadığımız bu dönemde çevre adına hem dünya hem de ülkemiz için olumlu bir şey söylememiz mümkün olamıyor. Bu koşullarda esenlikli bir dünya ve ülkemizin geleceği için, öncelikle temel insan haklarından olan "sağlıklı ve nitelikli bir çevrede yaşama hakkı"nın sağlanması ve "çevre yağması"nın durdurulması gerektiği konusunda tüm toplum kesimlerinin ortaklaşması gerekiyor.

Bu kapsamda mesleğimiz olan mimarlık önemli katkı ve olanaklar sunmaktadır. "Yağma" ve "rant" kararları karşısında tarihsel ve çevresel değerleri savunmak, mesleki ve toplumsal sorumluluklarımız gereğidir. Bu sorumluluğu yerine getirmek için duyarlı çevrelerle birlikte ve kararlılıkla çaba göstereceğimizi, Dünya Çevre Günü dolayısıyla bir kez daha yineliyoruz...

MİMARLAR ODASI
Merkez Yönetim Kurulu

  

PEYZAJ MO: DÜNYA ÇEVRE GÜNÜNDE YİNE BİR BURUK KUTLAMA...

Göstermelik ve likide edilmiş söylemlerle bir başka "Dünya Çevre Günü" ne daha giriyoruz.

Yaşam alanlarımız olan toprak-su-hava bileşenleri üzerine dışarıdan gelen etkiler olan çevre kirterleri üzerine "kirleten öder" mantığı ile ülkeyi yönetenler bu gün yine mutlaka göstermelik sözlerini söyleyeceklerdir.

Ülkemizin biyoçeşitliliğindeki zenginliğinin yanı sıra, bu zenginliğimizi sermaye hareketi olarak gören ve AB‘nin direktiflerine uyumlaştırmakla sorumlu Sn. Egemen Bostancı, AB müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Türkiye Ulusal Programı hazırlığında Bakanlar Kurulu‘na acil çıkarılması gereken yasaları sıralarken neden Doğa ve Biyoçeşitlilik Kanunu‘nun ivedilikle çıkarılması gerekliliğini talep etmemektedir.

Talep etmez,  edemez...Nedeni çok açıktır aslında...uluslararası kapitalist sistem, uzunca süredir içine düştüğü birikim krizini  küreselleşme ideolojisi ile ve bu ideolojiyi yaşama geçirecek yeni liberal politikaları yaratmakla uğraşmaktadır. Bu politikaların özü ise metalaştırma ve piyasalaştırma ilişkisini hem yatay hem de dikey olarak genişletmektir. Ve bu gün bu genişletme araçları doğal varlıklarımız üzerindedir ve Egemen Bostancı da dikte etmek durumundadır uluslar arası politikaları...

Suyun ticarileşmesi direktifini almışlardır, enerji yatırımlarında biyoçeşitlilik yasası bir engeldir...

Peyzaj mimarlığı disiplininin yıllardır, peyzaj alanları envanterinin çıkarılması, biyosfer alan rezervlerimizin planlanması,ülke peyzaj planlarının yapılarak yatırım politikalarının belirlenmesi gerekliliği ısrarları onlar için bir engeldir.

SUYUN TİCARİLEŞTİRİLDİĞİ, TOPRAĞIN VE HAVANIN PARANIN GÜCÜNE KARŞI KOYAMAYIP MADEN ARAMALARI, ENERJİ SANTRALLERİNE KURBAN EDİLDİĞİ 2010 YILININ 5 HAZİRAN‘INDAYIZ.

Bugün şiddetini daha da artırmış olarak doğal varlıklarının önünde bir engel oluşturmaya çalışan sermaye, doğal afetler ile daha fazla mücadele etmek durumunda kalırken, bozulan çevre, sağlıklı ve temiz çevre yaşamından yoksun bırakılmış nüfusları barındırmak zorunda kalıyor. Küresel sermayenin yerli sözcüleri son dönemde ülkemizin özellikle su kaynaklarına yönelik tehditleri her yeni gelen çevre günleri ile birlikte seslerini daha da yükseltiyor, karşı çıkanları da vatan haini ilan etmeye devam ediyor.

Kapitalizmin vahşi saldırılarına ormanlarımız, yaylalarımız, meralarımız, yer altı yer üstü sularımız yani tüm peyzaj alanlarımız maruz kalırken onlar söz ederken bu ülkenin toprak su ve havasına, bu ülkenin doğal-kültürel tüm varlıklarının kullanıma açılmasında birincil önceliği korumak ve insanca yaşam için planlamak olan peyzaj mimarları olarak 5 Haziran Dünya Çevre Günü‘nde yetkilileri;

•-         Avrupa Peyzaj Sözleşmesinin gereklerini yerine getirmeye,

•-         Çevre ve Orman Bakanlığı‘nca 2003 yılında çalışmaları başlatılan "Doğa ve Biyoçeşitliliği Koruma Kanunu"nun bir an önce çıkarılması için Demokratik Kitle Örgütleri ile masaya oturmaya,

•-         Küresel sermayenin ülkemizin milli parkları, sulak alanları, doğal ve kültürel varlıklarından elini çekmes