ORMAN ARAZİLERİNİ TARIMSAL ETKİNLİKLERE VE YERLEŞİME AÇACAK "2A YÖNETMELİĞİ"NİN İPTALİ İÇİN DAVA AÇILDI
TMMOB, Çevre ve Orman Bakanlığı'nın orman arazilerini tarımsal üretime ve yerleşime açmaya yönelik olarak hazırladığı ve 16 Mart 2007 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan "6831 Sayılı Orman Kanunun 2'nci Maddesinin (A) Bendine Göre Orman Sınırları Dışına Çıkarılacak Yerler Hakkında Yönetmelik"in iptali için Danıştay'a başvurdu.
Dava dilekçesinde; yönetmeliğin hiçbir ölçüt getirilmeden yanan orman alanları hariç tüm ormanları uygulama kapsamı içine aldığı ifade edilerek, kaçak yapılaşmaya yol açacağına dikkat çekildi.
DANIŞTAY DAİRESİ BAŞKANLIĞINA
Yürütmenin Durdurulması istemi vardır
DAVACI : Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği
Atatürk Bulvarı No: 131 Kat. 9 Bakanlıklar- ANKARA
VEKİLİ : Av. Nurten Çağlar Yakış- Av. Nurçil Soykut
( Aynı Adres)
DAVALI : Çevre ve Orman Bakanlığı
DAVA KONUSU : Davalı idare tarafından hazırlanan ve 16.03.2007 tarihli ve 26464 sayılı Resmi Gazete‘de yayımlanan "6831 Sayılı Orman Kanunun 2‘nci Maddesinin ( A) Bendine Göre Orman Sınırları Dışına Çıkarılacak Yerler Hakkında Yönetmelik" in iptali ile Yürütmenin Durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
T.TARİHİ : 16.03.2007
AÇIKLAMALAR :
1- Dava konusu "6831 Sayılı Orman Kanunun 2‘nci Maddesinin ( A) Bendine Göre Orman Sınırları Dışına Çıkarılacak Yerler Hakkında Yönetmelik" devlet eliyle ihya edilerek kısmen veya tamamen orman içi köyler halkının yerleştirilmesi için, orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu anlaşılan yerlerin tespit edilmesi ve orman sınırları dışına çıkarılması maksadıyla düzenlenmiş 16.03.2007 tarihli ve 26464 sayılı Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
İlgili yönetmelikle, dünyada ve ülkemizde ormanlık alanların hızla azaldığı, su kaynaklarının tehlike sinyalleri vermeye başladığı, dünyada "küresel ısınmaya" karşı alınacak önlemlerin yüksek sesle tartışıldığı bir ortamda, Orman Kanunun 2/A maddesine dayanarak, henüz "orman vasfını" koruyan yerlerin bile orman sayılmayarak orman sınırları dışına çıkarılması öngörülmektedir.
Sosyal devlet ilkesi gereği, doğanın bir parçası olan insanın geleceği için, çevreye ilişkin düzenlemeler, insanın doğal yaşam alanının gelişimi, bakımı ve korunmasını sağlayacak kuralları içermeli ve bu düzenlemeler temel olarak sürdürebilirlik ilkesi çerçevesinde yapılmalıdır.
Şimdiki ve gelecek kuşaklar için, yerel, kısa dönemli ve büyük riskler taşıyan düzenlemeler yerine, uzun dönemli, global ve minimum düzeyde risk taşıyan düzenlemelere gitmek, dünyanın ve insanlığın geleceği için zorunludur.
Günümüzde çevre sorunlarının yerel bir sorun olmadığı; aksine bütün toplumları etkileyen küresel bir sorun olduğu gerçeği anlaşılmıştır ve ülkemizde bu alanda yapılan birçok sözleşemeye imza atmıştır. (EK 1)
2- Dava konusu Yönetmelik Anayasaya, Hukukun Genel İlkelerine, Uluslararası Hukuka aykırı düzenlemeler içermektedir.
Anayasamızın 169. maddesinde ki "Devlet, ormanların korunması ve sahaların genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Bütün ormanların gözetimi devlete aittir. Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz." hükmünün getiriliş amacı ve uygulamadaki önemi bir kere daha ortaya çıkmaktadır. Yani, ormanları ticarileştirmeye ve kar elde edilebilecek bir üretim aracı olarak görülmeye başlanması; sadece birkaç orman arazisinin değil, bir bütün olarak ülkemizdeki ekosistemin ve biyoçeşitliliğinin tehlikeye atılması, hatta küresel sorunların ortaya çıkması anlamını taşımaktadır.
Orman tanımı Anayasada yapılmamış, konu kanuna bırakmıştır. 6831 sayılı 0rman Kanununun 1. maddesinde; orman, "...tabii olarak yetişen veya emekle yetiştirilen ağaç ve ağaççık toplulukları, yerleriyle birlikte orman sayılır..." biçiminde tanımlamaktadır.
Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarına göre ağaçlar herhangi bir nedenle yok olursa, yerleri ormanın bir unsuru olmak niteliğini yitirmez; orman toprağı ve yeri olmakta devam eder. Öte yandan Anayasa orman tarifini yapmamış olduğuna ve bunu kanun koyucunun yetkisine bırakmış olduğuna göre, kanun koyucunun yeni bir orman tarifi yapabileceği aşikardır. Ancak bir tarifinde ormanların daraltılmasına yol açmaması ve yeni ağaçlandırmaları engellememesi gerekir.( Anayasa Mahkemesi E: 1988/63)
Anayasanın Toprak Mülkiyeti başlıklı 44. maddesinde "Devlet, toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek, erozyonla kaybedilmesini önlemek ve topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alır. Kanun, bu amaçla, değişik tarım bölgeleri ve çeşitlerine göre toprağın genişliğini tespit edebilir. Topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçiye toprak sağlanması, üretimin düşürülmesi, ormanların küçülmesi ve diğer toprak ve yeraltı servetlerinin azalması sonucunu doğuramaz.
Bu amaçla dağıtılan topraklar bölünemez, miras hükümleri dışında başkalarına devredilemez ve ancak dağıtılan çiftçilerle mirasçıları tarafından işletilebilir. Bu şartların kaybı halinde, dağıtılan toprağın Devletçe geri alınmasına ilişkin esaslar kanunla düzenlenir..."hükmü getirilmiştir.
Anayasanın Orman Köylüsünün Korunması başlıklı 170. maddesinde "...Ormanlar içinde veya bitişiğindeki köyler halkının kalkındırılması, ormanların ve bütünlüğünün korunması bakımlarından, ormanın gözetilmesi ve işletilmesinde Devletle bu halkın işbirliğini sağlayıcı tedbirlerle, 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tamamen kaybetmiş yerlerin değerlendirilmesi; bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında yarar görülmeyen yerlerin tespiti ve orman sınırları dışına çıkartılması; orman içindeki köyler halkının kısmen veya tamamen bu yerlere yerleştirilmesi için Devlet eliyle anılan yerlerin ihya edilerek bu halkın yararlanmasına tahsisi kanunla düzenlenir..." hükmü getirilmiştir.
2924 sayılı "Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi Hakkında Kanunun 1. maddesinde"...nakline karar verilen orman içi köyler halkının yerleştirilmesi ve orman sınırları dışına çıkartılmış ve çıkartılacak yerlerin değerlendirilmesi suretiyle, orman köylülerinin kalkınmalarının desteklenmesini..." amaçlanmış ve 2. maddesinde "Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyip aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar görülen..." yerlere gönderme yapılmıştır: Yasanın, 4. Maddesine göre; "Orman içi köyler halkının yerleştirilmesi maksadıyla orman sınırları dışına çıkarılacak Hazine adına tescil edilip, Tarım ve Orman Bakanlığı emrine geçen yerler; iklim ve toprak yapısına en uygun tarım arazisine dönüştürülmek ve yerleşim yeri halinde düzenlenmek üzere. ıslah ve imar ihya edilir." Düzenlemesi getirilerek Bakanlığa görev verilmiştir.
Tüm bu düzenlemelerde devlete öncelikle yüklenen görev, ormanların korunması, genişletilmesi, orman sınırlarının daraltılmasının engellenmesidir. Bu görev sadece iç hukuk kuralları ile değil uluslar arası hukuk kuralları ile de devletlere yüklenmiştir. Yapılan düzenleme ise", 6831 sayılı Orman Kanunu‘nun, "2A" maddesi, "orman vasfını yitirmiştir" gerekçesiyle artık orman sayılmayan ve bir kısmı da işgal edilmiş yerleri değil, "orman" sayılan yerleri kapsamaktadır. Dava konusu Yönetmelik ile getirilen düzenlemeler uygulamaya geçer ise , devlet eliyle zaten daraltılmış ormanlarımızın yok edilmesi sonucunu doğuracaktır..
3- Dava konusu Yönetmelikle, Devlet ormanı sayılan yerlerden olmasına karşın "orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerlerin" belirlenmesi ve orman sınırları dışına çıkarılması yani artık "orman" sayılmaması gerekçesi objektif ve bilimsel dayanaktan yoksundur.
Üzerinde orman ekosistemi bulunan herhangi bir yerin "orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmemesi", ekolojik olarak mümkün değildir. Bu noktada önemli olan ormanın sadece birden fazla ağacın yan yana yetişmesi ile oluşan bir ağaçlar topluluğu olmadığını, kendi içinde bir sistemi ve dengesi olan, içinde barındırdığı bütün canlıların bu sistemi belirlediği ve dolayısıyla birbiri tarafından belirlendiği bir topluluk olduğunu, üzerinde orman ekosistemi bulunan herhangi bir yerin" orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmemesi " gibi bir durumun ekolojik olarak söz konusu edilemeyeceği bilimsel çevrelerce ortaya konulmuş bir gerçektir.
Ayrıca, Ülkemizde doğal yollardan bir yerin orman niteliğini yitirmesine rastlanılmamıştır. Dolayısıyla bir yerin orman vasfını yitirmesi "insan eliyle" ve kasıtlı olarak ormanların tahrip edilmesi ve bu alanların bu kişilerce işgal edilmesi biçiminde gerçekleşmektedir. Bu tür davranışlar Orman Yasasına göre suç olarak kabul edilmiştir. Yapılan düzenleme ile orman vasfı niteliğini kaybetmiş arazilerin orman alanı dışına çıkarılması Orman alanlarının tahribine ve orman varlığının sona erdirilmesine yönelik eylemlere süreklilik kazandıracaktır.
4- Dava konusu yönetmelikle "Orman" sayılmayan bu yerlerin Devlet eliyle "ihya" edilmesi; yani tarımsal etkinliklere ve yerleşmeye uygun duruma getirilmesi, tarımsal etkinliklere ve yerleşmeye uygun duruma getirilen yerlerin orman içi köyler halkının "yararlanmasına tahsis edilmesi söz konusudur.
Söz konusu düzenlemede böyle bir karşılaştırmanın, ele alınan "devlet ormanı" sayılan alanın "tarım alanına dönüştürülmesinin" sağlayacağı "ekonomik verim gücü" göz önünde bulundurularak yapılması öngörülmektedir. Çünkü, "Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler", Yönetmeliğin 4. Maddesinin "n" bendinde; "Devlet ormanı sayılan yerlerden olmasına rağmen, orman olarak muhafazasında hiçbir yarar görülmeyen, iklim ve coğrafi özellikleri itibariyle bazı kültürel ve teknik tedbirlerle tarım ürünleri yetiştirilmesi veya çok yönlü zirai işletme olarak kullanılması, ekonomik verim gücü bakımından, orman yetiştirilmesinden daha faydalı bulunan araziler" olarak tanımlanmaktadır.
Oysa, artık herkesçe bilinmektedir ki, orman ekosistemlerinin gördüğü işlevlerin pek çoğunun ekonomiklik düzeyi hemen hemen hiçbir teknikle ölçülememektedir. Ayrıca, kimi işlevleri için hesaplanabilecek ve "ekonomik verim gücü" görece olarak düşük bulunabilecek orman ekosistemleri, ölçülemeyecek büyüklükte ve/veya değerde ekolojik, toplumsal ve kültürel, işlevler de görebilmektedir.
Öte yandan, orman ekosistemlerinin kimi işlevlerinin "ekonomik verim gücü" ölçülebilmesi ise farklı yapısal özelliklere sahip tüm ormanlar özelinde yersel ve yapısal olarak yeterince ayrıntılı ve tutarlı veri tabanlarının bulunmasını ve sürekli olarak güncelleştirilmesini gerektirmektedir; ki, ülkemizde böyle bir veri tabanı oluşturulmamıştır.
Ek olarak "ekonomik verim gücü" yönünden yapılabilecek bir karşılaştırma sırasında "orman olarak muhafazası" ile "tarımsal etkinliklerin" ekonomik getirilerinin aynı alan özelinde eşzamanlı olarak hesaplanması yöntemsel bir zorunluluktur. Oysa, 1980‘li yıllarda da yapılmaya kalkışıldığı gibi yeni Yönetmelikte de bu zorunluluğun yerine getirilmesine yönelik herhangi bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Bu nedenlerle, söz konusu karşılaştırmanın ve değerlendirmenin nesnel temellerde yapılabilmesi olası değildir ve düzenleme, bu yanıyla da her durumda keyfi uygulamalara açıktır.
5- Dava konusu Yönetmelikte "2 A" uygulamalarının yapılacağı ormanlar için hemen hemen hiçbir kısıtlama getirilmemiştir.
Yönetmelik ile getirilen uygulamanın neredeyse tüm ormanlarda yapılabilecek olması, ender yapısal özelliklere sahip olan, dolayısıyla çok özel ekolojik, toplumsal ve kültürel işlevler görebilen ormanlarımıza onarılamayacak zararlar verebilecek, temel ormancılık çalışmalarının da etkenlik düzeyini düşürebilecektir.
Yönetmeliğin 8. Maddesinde "2 A" uygulamalarının, yalnızca, "yanan orman sahalarında" kesinlikle, buna karşılık "muhafaza ormanı, milli park alanları, tabiat parkları, tabiatı koruma alanları, izin ve irtifak hakkı tesis edilen ormanlık alanlarda ve 6831 sayılı Orman Kanununun 3 üncü maddesiyle orman rejimi içine alınan yerlerde..." ise "bu niteliklerinin devamı süresince" yapılamayacağı belirtilmektedir. Yönetmelikte, bunların dışında uygulamanın yapılabileceği ormanların yapısal özellikleri, işlevleri, yönetim amaçları ve bu ormanlarda yapılmakta olan ve/veya yapılması gereken ormancılık çalışmalarıyla ilgili hiçbir açıklama yapılmamakta, herhangi bir kısıtlama da getirilmemektedir. Dava konusu Yönetmelik ile yürürlükten kaldırılan 1984 tarihli Yönetmelikteki i) orman bütünlüğünü bozmama, ii) su ve toprak rejimine zarar vermeme ve iii) "detaylı toprak etütleriyle arazi kullanma kabiliyet sınıflaması bakımından Akdeniz, Eğe, Marmara, Doğu ve Batı Karadeniz Bölgelerinde I, II, III ve IV . sınıf, diğer bölgelerde I, II ve III. sınıf araziler"den olması koşullarına da yer verilmemiştir. Öyle ki, "muhafaza ormanı, milli park alanları, tabiat parkları, tabiatı koruma alanları, izin ve irtifak hakkı tesis edilen ormanlık alanlarda" bile "2 A" uygulaması, ancak alanların bu nitelikleri sürdükçe yapılamayacaktır. Ülkemizde, turizm, madencilik vb etkinlikler için bu gibi yerlerin de sınırlarının değiştirildiği göz önünde bulundurulduğunda bu kısıtlamanın bile yeri geldiğinde kaldırılabileceği kolaylıkla kavranabilir. Daha açık bir söyleyişle, "2 A", "muhafaza ormanı, milli park alanları, tabiat parkları, tabiatı koruma alanları" gibi özel olarak koruma altına alınmış ender orman ekosistemlerinde de bu statüler kaldırılarak ya da gerek duyulduğu gibi daraltılarak uygulanabilecektir. Bilindiği gibi, bu gibi yerlerin koruma statülerinde, sözgelimi Bodrum-Milas arasındaki Sırtlandağı, Halepçamı Tabiatı Koruma Alanı ya da Artvin‘deki altın madeni işletmeciliği için Hatila Milli Parkı‘nda olduğu gibi sınır/statü değişiklikleri kolaylıkla yapılabilmiştir.
Kısacası, "2A" uygulaması, yanan ormanların bulundukları alanların dışındaki tüm "orman" sayılan alanlarda yapılabilecektir. Bu gerçek, Yönetmeliğin 10. Maddesinin ilk bendinde de; "Köy veya beldede başlatılan çalışmalar o köy veya belde dâhilinde kalan bütün Devlet ormanlarını kapsayacak şekilde yapılır." biçiminde açıklıkla belirtilmektedir. Oysa, bilindiği gibi, ormanlarımızın yapısal özellikler, dolayısıyla görebildikleri işlevler hem yatay hem de dikey olarak son derece değişkendir. Bu değişkenlik, doğal olarak da ormancılık çalışmalarına da yansımıştır. Dolayısıyla "2 A" uygulamaları sırasında, bu değişkenliğin göz önünde bulundurulmaması, onarılamayacak orman yıkımlarına ve temel ormancılık çalışmalarının gerektiğince yapılamamasına yol açabilecektir
6- Dava konusu Yönetmelikte "2A" arazilerine taşınacak orman içi köyler halkının ve yerleştirilecekleri yerlerin nasıl belirleneceğine, buralara nasıl yerleştirileceklerine dair herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır.
Ormanlarımızın içinde yedi bin beş yüz dolayında köy bulunmakta ve bu yerleşmelerde yaklaşık 2,5 milyon köylü yurttaşımız yaşamaktadır. Çevrelerindeki ormanlardan yasal ve yasa dışı yollarla çeşitli biçimlerde yararlanabilme olanakları, bu yurttaşlarımızın ekonomik durumlarına yaşamsal önemde katkılar sağlamaktadır. Öyle ki, Orman Genel Müdürlüğü‘nün (OGM) bu doğrultudaki çeşitli uygulamalarının yanı sıra bu amaçla örgütlenmiş Orman-Köy İlişkileri Genel Müdürlüğü‘nün (OR-KÖY) hem bu yurttaşlarımızın hem de kooperatiflerinin projelerine, köylerinin alt yapı yatırımlarına sağladıkları destekler göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaşmış, önemli ekonomik, toplumsal ve siyasal işlevler görmüştür. Ne var ki, Yönetmelik; bu köylerden hangilerinin, 7. maddede sözü edilen "yerinde kalkındırılmaları mümkün görülmeyen" ve özellikle de "su ve toprak rejimi bakımından bulundukları yerleşim yerlerinden kaldırılmaları zorunlu bulunan" köylerden olduğunun hangi ölçütler temel alınarak ne zaman ve nasıl belirleneceği konusunda hiçbir açıklık taşımamaktadır.
Ayrıca taşınmaları gerekli görülen, ancak, bulundukları yerlerden ayrılmak istemeyen orman içi köyler halkına ne türden uygulamaların yapılacağı, "yararlanmalarına tahsis edilebilecek" yerlerdeki koşullar gereksinmelerini tam olarak karşılayamadığında "uygun" bulunacak "2A" arazilerine yerleştirilecek orman içi köyler halkına başka hangi olanakların sağlanabileceği, vb sorulara hiçbir açıklama getirmemekte, Yönetmeliğin 7. maddesinde ise "2A" arazilerine yerleştirilecek köylerle ilgili olarak yalnızca;
- yerinde kalkındırılmaları mümkün görülmeyen,
- su ve toprak rejimi bakımından bulundukları yerleşim yerlerinden kaldırılmaları zorunlu bulunan köyler açıklaması yapılmaktadır. Oysa, ne Anayasasının 170. Maddesinde ne de 6831 sayılı Orman Kanunu‘nun 2. Maddesinin "A" bendinde söz konusu düzenlemenin dayanağı bulunmamaktadır.
7- Dava konusu Yönetmelik, sonuçlarına yalnızca Çevre ve Orman Bakanlığı ve Orman Genel Müdürlüğü ile "hak sahibi gerçek ve tüzel kişilerin" itiraz edebilecek olması, Anayasanın 56. Maddesine aykırı bir düzenlemedir ve "2A" uygulamalarının kamu yararı yönünden denetlenebilmesini rastlantılara bırakmaktadır.
Bilindiği gibi, ormanlar, varlıkları ve yoklukları tüm canlıları doğrudan ve dolaylı olarak etkileyebilen ekosistemlerdir. Dolayısıyla, ormanlara zarar verebilecek her türlü uygulamanın durdurulmasını istemek, bunu sağlayabilmek için de her türlü demokratik hakkı kullanmak, bu kapsamda yargı yoluna başvurmak tüm yurttaşlarımızın hakkıdır. Kaldı ki, Anayasanın 56. Maddesine göre de; "Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.". Açıktır ki, bu ödevin gerektiğince yerine getirilebilmesi, çevre ve özellikle de orman ekosistemleri söz konusu olduğunda, tüm yurttaşlarımızı "hak sahibi" kılmaktadır. Oysa, Yönetmeliğin 26/5-c bendine göre; "Tutanak ve kararlara karşı askı tarihinden itibaren altı ay içinde kadastro mahkemelerine, kadastro mahkemesi olmayan yerlerde kadastro davalarına bakmakla görevli mahkemeye müracaatla sınırlamaya ve 6831 sayılı Orman Kanununun 2 nci maddesinin (A) ve (B) bentlerine göre orman sınırları dışına çıkarma işlemlerine Çevre ve Orman Bakanlığı, Orman Genel Müdürlüğü ve hak sahibi gerçek ve tüzel kişilerin itiraz..." edebilecektir. Buna karşılık, Yönetmelik, "hak sahibi" sayılacakların kimler olduklarına da herhangi bir açıklama getirmemektedir. "Hak sahibi" sayılabilecekler, konuyla ilgili hukuksal düzenlemeler arasında yalnızca 2924 sayılı yasasının 11. Maddesinde, "31.12.1981 tarihinden itibaren orman köyü nüfusuna kayıtlı olanlar" olarak tanımlanmaktadır. Oysa, "2A" arazilerine yerleştirilebilecekler, yalnızca "orman içi köyler" nüfusuna kayıtlı olanlardır ve toplam sayıları 20 bini bulan "orman köyleri" nüfuslarında kayıtlı 7,5 milyon yurttaşımızın yalnızca % 32‘sini oluşturmaktadır. Açıktır ki, Yönetmelik, bu içeriğiyle "hak sahibi" sayılabilecekleri de belirsizleştirmektedir. Bu belirsizlik, "2A" uygulamalarının kamu yararı yönünden denetlenmesini tümüyle olanaksız hale getirmektedir.
8- Dava konusu Yönetmeliğin Uygulama başlıklı 9. maddesinin 2.bendinde "... 6831 sayılı Orman Kanununun 2 nci maddesinin (A) bendinin uygulamaları, akabinde aynı Kanunun 2 nci maddesinin (B) bendi uygulamaları yapılır..." düzenlemesi getirilerek 2 B uygulamasının önü açılmak istenmektedir.
6831 sayılı Orman Kanununun 2. maddesi (B) bendi uyarınca; "31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş yerlerden; tarla, bağ bahçe, meyvelik, zeytinlik, fındıklık, fıstıklık (antep fıstığı, çam fıstığı) gibi çeşitli tarım alanları veya otlak, kışlak, yaylak gibi hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler ile şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanları orman sınırları dışına çıkarılır." İfadesi doğrultusunda; Orman Bakanlığınca 31/12/2002 tarihine kadar toplam 473.000 Hektar saha orman sınırları dışına çıkarılmıştır.
Orman sınırları dışına çıkartılan sahalardan; 98.136 Hektar alanın dosyası kullanım kadastrosu yapılması için, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğüne gönderilmiştir. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce 01/01/2001 tarihine kadar 43.962 Hektar alanın kullanım kadastrosu yapılmıştır.
2/B sahalarının satış işlemleri Anayasa Mahkemesinin önce yürütmeyi durdurma, bilahare de iptal kararı ile durdurulduğundan 2 yıla aşkın süredir hiçbir satış işlemi yapılamamaktadır. Ancak dava konusu Yönetmelikle hukuka aykırı olarak 2B arazileri hakkında da düzenleme yapılmıştır.
9- Dava konusu Yönetmeliğin 9. maddesinin birinci fıkrasının 4. alt bendinde "6831 sayılı Orman kanununun 2. maddesinin ( A) ve (B) bendi uygulamalarının başlayabilmesi için orman kadastrosunun kesinleşmesi şart değildir" düzenlemesi getirilmektedir.
Çağdaş ormancılık ilkeleri doğrultusunda bir orman rejiminin sağlıklı biçiminde yürütülebilmesinin öncelikli koşulu orman sayılan yerlerin sınırlarının belirlenmesi ve kadastrosunun yapılmasıdır. Kadastro şartının Yönetmelik maddesi ile ortadan kaldırılması hukuka ve kamu yararına aykırıdır.
Sonuç olarak hiçbir ölçüt getirilmeden yanan orman alanları hariç tüm ormanları uygulama kapsamı içine alan dava konusu Yönetmelik ile gerek kaçak yapılaşma, gerekse tarım alanı açma şeklinde gasp edilmiş ve/veya yüksek rant getirecek orman alanlarının yapılaşmaya açılmasıyla ülke geneline yayılacak bir uygulama başlayacaktır.
İdare, bütün işlem ve kararlarında kamu yararını gözetmek durumundadır. Orman öyle bir doğal kaynaktır ki, yalnızca bugün yaşayan insanların değil gelecek kuşaklarında hayatlarını sürdürebilmeleri için korunması zorunludur. Bu nedenle bu kaynağın korunması ve geliştirilmesi devletin öncelikli görevidir. Dava konusu Yönetmelikle getirilen düzenlemelerde toplumsal kaynağın bireylere tahsisi öngörülmekte ve toplumsal yaşama hakkı ortadan kaldırılmaktadır. Böyle bir anlayışla hazırlanan Yönetmeliğin kamu yararı gözettiği söylenemez. Bu nedenle davalı idarenin savunması alınmaksızın yürütmeyi durdurma talep etmek zorunlu olmuştur.
SONUÇ VE İSTEM : Açıklanan nedenlerle dava konusu Yönetmeliğin İPTALİNE, öncelikle Yürütmenin durdurulmasına, yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davalıya yükletilmesine karar verilmesini dilerim. Saygılarımla.
Davacı
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Vekili
Avukat Nurçil SOYKUT


