SOSYAL ADALET İÇİN EKONOMİ POLİTİKALARI TARTIŞILDI

27.11.2006

DİSK'in, 23-24 Kasım 2006 tarihlerinde Ankara'da düzenlediği Ulusal Sosyal Politika Kongresi'nde neo-liberal politikaların bugün gelinen noktada emekçilere yansıması tartışıldı. Kongrenin ikinci gününde düzenlenen "Sosyal Adalet İçin Ekonomi Politikaları" konulu panelde konuşmacı olan TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, neo-liberal politikalara karşı, çalışanların, emekçilerin, yoksul halkın çıkarlarından yana bir değişim için mücadelenin esas olduğunu belirterek, emek mücadelesinin özgürlükler mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğini, bu yüzden emekten yana bir Türkiye için olduğu kadar özgür ve demokratik bir Türkiye için de mücadele edilmesini gerektiğini ifade etti.

TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı‘nın yanı sıra TİSK Genel Başkanı Tuğrul Kudatgobilik, HAK-İŞ Genel Başkanı Salim Uslu, KESK Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul, DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, TÜRK-İŞ Danışmanı Aziz Konukman‘ın konuşmacı olduğu paneli Prof. Dr. Mesut Gülmez yönetti.

TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, panelde yaptığı konuşmada şunları söyledi:

Değerli arkadaşlar TMMOB, kamuoyuna çıktığında konuşmalarının sonunda mutlaka şunları da söylüyor, "Sosyal Adalet İçin Ekonomi Politikaları" panelinde de bunu öncelikle söylememiz gerekli:

Kapitalist küreselleşmenin her türlü saldırısına karşı; şimdi; tam da karanlığa karşı aydınlığı; baskıcı, otoriter yönetim anlayışına karşı, özgürlük ve demokrasiyi; ırkçı ve milliyetçi anlayışın beslediği linç kültürüne karşı, bir arada kardeşçe yaşamayı; savaşa karşı barışı; sömürüye karşı emeği; adaletsizliğe karşı eşitliği savunma zamanıdır. Şimdi emekçi sınıfların haklar mücadelesine; yurttaşların işsizlik, yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele taleplerine sahip çıkma zamanıdır. Şimdi tam da, eşit, özgür, demokratik bir Türkiye‘de bir arada yaşamı savunma, bunun için mücadele etme zamanıdır. Şimdi "Başka bir dünya, başka bir Türkiye, başka bir yaşam mümkün" deme zamanıdır.

TMMOB, dünyanın, ülkemizin, insanımızın ve üyelerimizin içinde bulunduğu bu günkü koşullarda, bir meslek örgütüne, bir mesleki demokratik kitle örgütüne düşen görevlerin güçlüğü, büyüklüğü ve bunlara karşı sorumluluklarının bilincindedir. TMMOB meslek alanları ile ilgili her konuda korkmadan, sinmeden, geri adım atmadan, eğilip bükülmeden doğruyu söylemeye devam edecektir. TMMOB, meslek alanları üzerinden siyaset yapmaya devam edecektir.

Bir meslek örgütü bu sözleri söylüyorsa, bu sözleri söyleme ihtiyacı duyuyorsa, bu ülkede sosyal adaletin varlığından söz etmek olası mıdır?

Niye bu cümleleri kullanıyoruz?

Sevgili arkadaşlar,

Bir çalışma döneminde ve meslek alanlarımız ile ilgili yapageldiğimiz iki yüzün üzerinde etkinliğimizde yaşadığımız dönemin resmini çekiyoruz. Bulunduğumuz noktadan gördüğümüz manzara da şunlar var.

Yaşadığımız bu dönemde savaş, açlık ve yoksulluk dünyayı çepeçevre sardı. Bunun adına küreselleşme deniyor. Egemenlerin küreselleşme dedikleri Irak‘ta, Lübnan‘da halkın üzerine yağan bombalardır. Dünyanın dört bir yanında çalışanların haklarının gaspıdır. Kapitalist küreselleşme yoksulluğun-açlığın yaygınlaşmasından başka bir şey değil.

Genel anlamda "Küreselleşme" olarak tanımlanan bu süreç; içinde yaşadığımız döneme damgasını vuran kapitalizmin çok uluslu şirketler aracılığıyla dünya boyutunda kurduğu ekonomik egemenliğin son aşamasıdır. Küreselleşme aynı zamanda, tekellerin aşırı kâra dayanan birikimi için savaş, gerginlik, çevre sorunları, dünya kaynak ve değerlerinin yağmalanması demektir. Uluslararası sermaye, sendikasızlaştırma, uluslararası tahkim yoluyla, IMF, Dünya Bankası ve DTÖ baskısıyla özelleştirme ve rant ekonomisini egemen kılma uygulamalarıyla gelişmekte olan ülkelerin geleceklerini karartmaktadır.

Ülkemizde uygulanan ekonomik programın temel felsefesini, dünyada yaşanan gelişmelerden bağımsız olarak değerlendirmek olanaklı değildir. Türkiye, 1980‘li yıllardan itibaren uluslararası sermayenin istemlerine uygun olarak enerjiden haberleşmeye, eğitimden sağlığa, tarımdan sosyal güvenliğe kadar hemen tüm alanlarda yapısal bir değişim programına tabi tutulmaktadır. Ülkemizde de giderek artan bir ivmeyle sanayi yatırımı azalmakta, çiftçi tarladan uzaklaşmakta, işsizlik oranı büyümekte, çıkan krizlerin sık ve dayanılmaz boyutları yoksullaşma sürecini kronik hale getirmektedir. Bu çerçevede istihdam daralmakta, işsizlik artmakta ve ücretler gerilemektedir. Siyasal iktidarların biat eden tutumları nedeniyle ülkemiz, emperyalizmin küresel ölçekte yürüttüğü yeniden yapılanma süreçlerine en hevesli uyum gösteren ülkelerden biri konumuna sürüklenmektedir. Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF gibi örgütlerin direktifi ve denetimi altında uygulanan yapısal uyum politikaları ve ekonomik programlar ile ülkemiz kaynakları talan edilmekte ve sömürgeleştirilmektedir.

Türkiye kapitalist küreselleşme sürecine eklemlenme doğrultusunda adımlarını kesintisiz atmaya devam ediyor. AKP, son yılların en çalışkan hükümeti olarak neo-liberal yasaları bir bir çıkartıyor. Bu yasalarla eğitim-sağlık başta olmak üzere kamu hizmetleri paralı hale getiriliyor. Kamu işletmeleri sermayeye devrediliyor. Sermaye bütün alanlara sızarken kamu ortadan kalkıyor.

Bugün bizim için mücadele alanı burasıdır, neo-liberal politikalardır. Neo-liberal değişime karşı, çalışanların, emekçilerin, yoksul halkın çıkarlarından yana bir değişim için mücadele etmek esastır.

Bizler emek mücadelesini özgürlükler mücadelesinden ayrı düşünmeyiz. O yüzden emekten yana bir Türkiye için olduğu kadar özgür ve demokratik bir Türkiye için de mücadele edilmesini gerektiriyor. Uzun zamandır iktidar alanında bir kavga sürüp gidiyor. Toplum bu kavgaya laik-antilaik ikileminde dâhil edilmeye çalışılıyor. Bir yanıyla gericiliğin bir yanıyla otoriterizmin-statükonun temsil ettiği bu ikilemin herhangi birinden yana saf tutulması isteniyor. Bize kırk katır, kırk satır ikilemi sunuluyor. Ama hayır, başka bir yol daha var: Bizler her türden gericiliğe ve karanlığa karşı demokratik, özgür ve aydınlık bir Türkiye istiyoruz.

Siyaset Cumhurbaşkanı seçimi ile şekilleniyor. Bilmiyorlar mı? Bu ülkenin, bu ülkenin halkının gerçek sorunu yoksulluktur, işsizliktir, gericiliktir, emperyalizme bağımlılıktır. Ülkenin gerçek gündemini anlamayanlar, anlamak istemeyenleredir sözümüz: TMMOB diyor ki: yüzünüzü insana, insanımıza dönün.

Biz özelleştirmelerin durdurulmasını, özelleştirilen halka ait varlıkların kamulaştırılması ve kamu kuruluşlarının yeniden güçlendirilmesini istiyoruz. Özelleştirmeleri sonuna kadar takip edeceğiz. Hukuki ve meşru demokratik haklarımızı sonuna kadar kullanacağız.

Bugün ülkemizde başta enerji ve iletişim olmak üzere tüm stratejik temel altyapı hizmetlerinin özelleştirme adı altında hızla tasfiye edildiği bir süreci yaşıyoruz. Enerji alanında yaşamakta olduğumuz sorunun kaynağı, enerji sektöründe yapısal değişim programı adı altında uygulanan özelleştirme politikalarının kendisidir. Son yıllarda özellikle dışa bağımlılığın arttığı enerji sektöründe biz, nükleer enerji santralleri ve benzer maceralardan vazgeçilmesini ve ulusal kaynaklara dayalı, planlı bir enerji politikası izlenmesini istiyoruz.

Hizmet Ticareti Genel Anlaşması ile neredeyse bütün geleneksel kamu hizmeti alanlarının piyasalaştırılarak yabancı sermayenin istilasına açılmasına karşı çıkıyoruz.

Bütün çalışanlara grevli, toplu sözleşmeli sendikalaşma hakkının tanınmasını istiyoruz.

Biz, başta düşünce ve örgütlenme özgürlüğü olmak üzere tüm demokratik hak ve özgürlüklerin, sözün özü demokrasinin önündeki engellerin kaldırılmasını talep ediyoruz.

Ülkemizin doğasının korunmasını, sanayileşmenin çevreyi ve doğayı tahrip etmeden gerçekleştirilmesini istiyoruz. Kentsel mekânın, toplumsal yarar ve kullanım değeri ilkesi etrafında üretilmesi-paylaşılması ve doğal-kültürel varlıkların koruma-kullanma dengesi içerisinde yaşatılmasını istiyoruz.

Kadına yönelik şiddeti ve toplumsal hayatın her noktasında cinsiyet ayrımcılığının önlenmesini istiyoruz. "Egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eden cins ayrımcılığı çözülmeden özgür ve eşit bir toplum yaratılması mümkün değildir. Kadın erkek yan yana, omuz omuza, yaşamın her alanında!" diyoruz.

Devlet hızla sağlık alanından çekiliyor. IMF ve Dünya Bankası, siyasal iktidara "Sağlıkta Dönüşüm Programı" adı altında bunu dayatıyor. Bu ülkede "Sağlıkta Dönüşüm Programı" daha tamamlanmadan, bu programın dönüşüm değil "yıkım programı" olduğu anlaşıldı. Bu program tamamlandığında ise sağlık hizmetleri tamamen piyasaya devredilecek, sosyal devletin sağlık alanındaki bütün sorumluluğu bitecek. Oysa her şeyin başı sağlık. "Sağlıkta yıkımı durduralım! Herkese eşit, ücretsiz, ulaşılabilir, nitelikli sağlık hizmeti" talebini sürekli gündemde tutmalıyız.

Tarım arazilerinin yok edilmesi, kirletilmesi, genetik tohum ve gıdaların ülkemize sokulması ve çiftçimizi üretimden, tarlasından koparan işsiz, yoksul bırakan politikalara karşı durulması için "Başka bir tarım mümkündür" sözünü yükseltmemiz gerekir.

Su ve suya bağlı hizmetlerde çevre ve insan esas alınarak suyun mülkiyeti ve hizmetlerinin kamuda kalmasının sağlanmasını istiyoruz. Kıyı ve orman yağmasına karşı çıkmak gerekir, "Madenlerimizin gerçek sahipleri halkımızdır" şiarını her zaman her alanda daha güçlü haykırmak gerekir.

İstanbul‘da; Galataport, Haydarpaşaport, Dubai Kuleleri, Ankara‘da; Çiftlik, Güvenpark, Kuğulupark, Antalya‘da, Lara Kent Parkı gibi parçacı plan ve projelerin tümüne; Onlar "kentsel dönüşüm" diyor, Bizler ise "finans çevrelerinin ağzının suyu akıyor" diyoruz.

Hasankeyf‘te uzun bir tarihi süreci yansıtan bir birikimin dağıtılmasına, Bergama‘da, Eşme‘de, Belek‘te sermayenin halkın karşı çıkısına rağmen hukuk dışı yönelimlerine, Fırtına Vadisi‘nde, Munzur‘da, Sinop‘ta, Aloinoi‘de doğanın tahribine zemin hazırlayanlara, deprem ve taşkınları kader olarak kabul edip, hızlandırılmış tren kazalarına neden olanlara dur demek gerekmektedir.

Ülkemizin kalkınma planlarının ulusal bilim, teknoloji, yenilenme ve sanayileşme politikaları temeline oturtulması için, bilim ve teknoloji yeteneğimizin yükseltilmesi amacı ile eğitime ayrılan kaynakların arttırılması için, bilimi teknolojiye, teknolojiyi uygulamaya dönüştüren mühendislerin daha donanımlı ve birikimli yetişeceği ortamların sağlanması için, siyasi tasarruflardan ve müdahalelerden uzak bir eğitim ortamı için, fırsat eşitliğine dayalı kaliteli eğitim için, öğretim üyelerini insanca yaşatacak ücret düzeyi için, üniversitelerin birer ticarethaneye dönüşmemesi için mücadele etmemiz gerekmektedir.

Biz sermayenin kârı için düzenlenmiş bir rant ekonomisi içinde, bu ekonominin yarattığı plansızlık ve karmaşa yoluyla yaşam koşullarımızın yanında, mesleki kimliklerimizin de erozyona uğramasına "hayır" diyoruz.

Sonuç olarak bu gün burada biz, emek ve sermaye arasında varolan çelişkinin emekten yana çözümünden geçen bir noktadan "sosyal adalet" taleplerimizi her alanda yükselttiğimizi bir kez daha ifade ediyoruz.

Hepinize saygılar sunuyorum.