TMMOB 14-17 EKİMDE LONDRA'DA GERÇEKLEŞEN 3. AVRUPA SOSYAL FORUMUNDA TEMSİL EDİLDİ
14-17 Ekim 2004 tarihleri arasında Londra'da gerçekleşen 3. Avrupa Sosyal Forumunda TMMOB de temsil edildi. Avrupa Sosyal Forumuna yetmiş ülkeden yirmibinden fazla kişi izleyici olarak katılım sağladı. Forumda beşyüzden fazla etkinlik düzenlendi. Irak savaşından, çevre sorunlarına; ekonomik vizyondan, sendikacılığa; ırkçılıktan insan haklarına kadar hemen her konuda Başka Bir Dünya Mümkün adı altında ikiyüzü aşkın konuşmacı görüşlerini aktardı. Forumu altıyüzden fazla gazeteci izledi. Avrupa Sosyal Forumuna İstanbul Sosyal Forumu'nun koordinasyonunda TürkiyE'den seksene yakın kişinin katılımı sağlandı. TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı ile KESK Başkanı Sami Evren katılımcılar arasındaydı. Forumun son günüde Bush'a, Irak'ta İşgale, Yeni Liberal Özelleştirmelere Hayır adı altında yapılan mitinge ellibini aşkın kişi katıldı. Bir sonraki Avrupa Sosyal Forumu Mart 2006 da Atina'da olacak.
14-17 Ekim 2004 tarihleri arasında Londra‘da gerçekleşen 3. Avrupa Sosyal Forumunda TMMOB de temsil edildi. Avrupa Sosyal Forumuna yetmiş ülkeden yirmibinden fazla kişi izleyici olarak katılım sağladı. Forumda beşyüzden fazla etkinlik düzenlendi. Irak savaşından, çevre sorunlarına; ekonomik vizyondan, sendikacılığa; ırkçılıktan insan haklarına kadar hemen her konuda Başka Bir Dünya Mümkün adı altında ikiyüzü aşkın konuşmacı görüşlerini aktardı. Forumu altıyüzden fazla gazeteci izledi. Avrupa Sosyal Forumuna İstanbul Sosyal Forumu‘nun koordinasyonunda TürkiyE‘den seksene yakın kişinin katılımı sağlandı. TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı ile KESK Başkanı Sami Evren katılımcılar arasındaydı. Forumun son günüde Bush‘a, Irak‘ta İşgale, Yeni Liberal Özelleştirmelere Hayır adı altında yapılan mitinge ellibini aşkın kişi katıldı. Bir sonraki Avrupa Sosyal Forumu Mart 2006 da Atina‘da olacak.
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, 3. Avrupa Sosyal Forumunun 16 Ekim Cumartesi günü yapılan Çevre Krizi ve Avrupa‘nın Sorumlulukları başlıklı panelinde konuştu. Helen Lynn (Womens Enviroment Network, İngiltere) tarafından yönetilen panelin diğer konuşmacıları Jacques Lefort (Confederation Paysanne, Fransa), Magda Stoczkiewicz (EE Bankwatch, Polonya), Athena Ronquilo (Greenpeace International, Yunanistan), George Monbiot (Yazar, İngiltere), Liudmila Bulavga (alternatives, Rusya) idi.
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı konuşmasını aşağıdaki yazının özet sunumunu yaparak gerçekleştirdi.:
Sevgili katılımcılar, değerli konuşmacılar,
Bir Başka Dünya Mümkün diyenler,
3. Avrupa Sosyal Forumuna dünyanın bir çok noktasından, Avrupa‘nın her yerinden gelenler,
Hepinizi Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği adına saygı ile selamlıyorum.
Öncelikle sizlere, Türkiye‘den, Bir başka dünya mümkün diyenlerin, mühendislerin, mimarların, şehir plancılarının sevgilerini ve dostluk mesajlarını iletiyorum.
Sevgili arkadaşlar, ben makina mühendisiyim. TMMOB‘nin Yönetim Kurulu Başkanıyım. Türkiye‘de Birliğimize bağlı farklı meslek alanlarını bünyesinde barındıran 23 mühendis, mimar, şehir plancısı odası var. Toplam üye sayımız ikiyüzellibin. Yasayla kurulmuş bir meslek birliğiyiz. Yasada Kamu kurumu niteliğinde bir meslek birliği olduğumuz yazılı. Birliğe bağlı odalarımızın şube yöneticileri üyelerimiz tarafından doğrudan seçimle; Oda yöneticilerimiz, şubelere bağlı üyelerin seçtiği delegelerce, Birlik Yönetim Kurulu da Oda delegelerimizce seçiliyor. Yönetim Kurullarımız iki yıllık sürelerle görevlerini yapıyor. Bu yıl kuruluşumuzun ellinci yılını kutluyoruz.
Bizim mesleğimiz, en anlaşılır sözcüklerle söylemem gerekirse, bilim ve teknikle halkın arasında köprü görevi gören bir meslek. Bu mesleği Türkiye‘de yapan biz mühendis, mimar ve şehir plancıları, mesleğimizi yapabilmek için eğer kamuda çalışmıyorsak TMMOB‘ye üye olmak zorundayız. Kamuda çalışan arkadaşlarımızın üye olma zorunlulukları yok ama büyük bir kısmı birliğin üyesi.
Sevgili arkadaşlar, kuruluşunun 50. yılında bu örgüt, kendi yarattığı çeşitli tartışma platformlarında görüşmeleri tamamladıktan sonra kendini tanımlamış ve temel ilkelerini bu dönemki çalışma programının girişine almıştır. Temel ilkelerde şöyle söylüyoruz. TMMOB ve bağlı Odaları mesleki demokratik kitle örgütüdür. Demokrat ve yurtsever karakterdedir. Emekten ve halktan yanadır. Anti-emperyalisttir, Yeni Dünya Düzeni teorilerinin, ırkçılığın ve gericiliğin karşısındadır. Siyasetin dar anlamını aşar, yaşamın her olayını siyasetle ilişkili görür. Barıştan yanadır. İnsan hakları ihlallerine karşıdır, insanlık onurunun korunmasından yanadır. Örgütsel bağımsızlığını her koşulda korur, gücünü sadece üyesinden ve bilimsel çalışmalardan alır. Meslek ve meslektaş sorunlarının, ülkenin ve halkın sorunlarından ayrılamayacağını kabul eder. Politikanın oluşturulmasında ve uygulanmasında demokratik merkeziyetçi yöntemleri uygular. Karar alma süreçlerinde demokratik ve katılımcıdır. Bağlı Odaları ile birlikte, mühendis ve mimarların meslek alanlarını düzenler, üyesinin ve halkın çıkarlarını korur. Sanayileşme ve demokratikleşme alanlarında durum tespitleri yapar, politikalar ve çözüm önerileri üretir. Ülkenin demokratikleşmesi için çaba sarf eder. Kamuoyu oluşturmaya yönelik çalışmalar içinde tartışmasız yer alır. Demokratik Kitle Örgütleri ve sivil toplum örgütleri ile ilkeli ve demokratik işbirliği içerisindedir.
Gene bu örgüt içinde yaşadığı ortamı ve dönemi de değerlendirmektedir. Özetle şunları söylemektedir: Kapitalizm, bütün dönemlerinde küresel bir eğilim göstermekle birlikte hiçbir zaman bugünkü aşamaya ulaşamamıştı. Kapitalizm bugün, bir yandan yeni iletişim teknolojilerindeki gelişmelerle zamanı ve mekanı kendi lehine dönüştürerek sermaye akışını kontrol edilemez kılmakta, diğer yandan da dünyayı kendi değerlerinin hakim olduğu tek bir piyasaya çevirmektedir. Kapitalist sistemin böyle bir dönüşüm trendine girmesinin temelinde her şeyden önce üretim ve iletişim teknolojisinde son yıllarda meydana gelen gelişmeler yatıyor. Kısaca özetlemek gerekirse: teknolojik gelişmelerin yarattığı yeni imkanlar sayesinde, geniş ölçekli fabrikalarda kitlesel üretime dayalı, Fordist üretim tarzının yerine, küçük atölyelerde, esnek uzmanlaşmaya dayalı üretim modelleri gelişti. Yüksek teknolojiye dayalı iletişim şebekeleriyle beraber, dev tekellerin yapıları da değişerek çok uluslu şirketler hüviyetine büründüler. Üretim ve pazar arasındaki geleneksel bağ koparak, emeğin en ucuz olduğu yerlerde kurulan üretim sahalarıyla, dünyanın her yerine dağılmış bir küresel pazar yaratıldı. Böylelikle Çok Uluslu Şirketler, doğrudan sanayi üretimiyle ilgilenmeksizin, sadece tasarım ve pazarlama alanında yoğunlaşarak, örgütlü emek gücünün baskısından azade ve yoğun sömürüye dayalı bir üretim ağı kurma olanağı kazandılar. Bu tür gelişmeler, sosyalist sistemin çöküşüyle birlikte, sermayenin emeğe karşı yoğun bir baskı ve saldırı sürecini örgütlemesinin, sosyal devletin tasfiyesinin, özelleştirmelerin olanaklarını yarattı. Sürece karakterini veren bir başka önemli unsur, bir gecede dünyayı kat edebilme yeteneğini kazanan mali sermayedir. Üretim sürecinin hiçbir yerinde yer almaksızın, sadece borsa ve tahvil senetleri üzerinden edilen karlar, dünyadaki toplam para dolaşımının yüksek bir dilimini oluşturmaktadır. Bu spekülatif sermaye gittiği yerlerdeki ekonomiler üzerinde bir gecede yaratılan spekülatif krizlerle milyonlarca kişinin hayatını karartabilmektedir. Sermayenin bu şekilde bütün dünyada sınırsız bir dolaşma hakkı kazanması, onun dünyayı kendisinin güvenlik içinde olacağı bir yeni düzene sokmasını zorunlu hale getirdi. Bizim gibi ülkelerde uluslar arası kurumların dayatmaları çerçevesinde gündeme gelen azınlık hakları, insan hakları, kimlik politikaları, kadın haklarının genişletilmesi gibi konulara ilişkin demokratikleşme atılımları, küreselleşme ideolojisi tarafından bir modernleşme hamlesi olarak sunuldu. Küreselleşme süreci bütün bu gelişmelerin bir sonucu olarak, ulus devletlerin egemenlik alanlarının daraltılması yönünde değişimleri gündeme soktu. Kapitalizmin ilk gelişme evrelerinin bir ürünü olarak ortaya çıkmış olan ulus devletlerin hukuki yapıları, anayasal düzenlemeleri sermaye ve malların dünya çapındaki dolaşım ihtiyacına cevap verecek şekilde yeniden düzenlenmekte, egemenlik alanları daraltılarak değişime uğratılmaktadır. Küreselleşme bir yandan sermayenin serbest dolaşım koşulları açısından ulus devlet ve ulusal egemenlik kavramlarının içini boşaltırken, aynı zamanda ve belki aynı nedenle etnik parçalanmışlığı, mikro milliyetçiliği, cemaatçiliği de körüklemektedir. Son çeyrek yüz yılda dünyada yaşanan gelişmeler ırkçılığın, milliyetçiliğin, ulusal çatışmaların sona ermekte olduğunu değil, güçlenmekte olduğunu gösteriyor. Balkanlar ve Orta Doğuda yaşananlar gözler önünde. Keza AB içinde de, bir yandan üye ülkeler arasındaki sınırları ortadan kaldırılmaya gidilirken, bir yandan da Avrupa‘da milliyetçi sağ eğilimler giderek güç kazanıyor. Küreselleşme süreci ulus devletlerin egemenlik alanlarının daraltılıp zayıflatılması doğrultusunda etnik, dinsel, ulusal, cemaat ilişkilerine dayalı gelişmeleri teşvik eden politikalarla beraber yerelleşmeyi de öne çıkaran bir gelişme izliyor. Bu şekilde küreselleşme, dünyada yeni bir hiyerarşik yapı yaratmıştır. Ulus-devletler bu yapının içerisinde varlığını korumaya devam etmekle birlikte geçmiş dönemdekinin aksine egemenlik haklarının bir kısmını ulus-üstü kurumlara devretmeye zorlanmaktadır. Böylece sistem ulus-üstü kurumlar ve ulus-devlet ve yerel iktidarlar aracılığıyla işlemektedir. Küresel sermaye, gümrük duvarları delinmiş ulus devlet yapılarını kullanarak ülkeler arasındaki güvenli serbest dolaşımını gerçekleştirmekte, gerektiğinde doğrudan özerkleştirilerek güçlendirilmeye çalışılan yerel iktidarlarla ilişkiye geçmektedir. Bu işleyişin üstünde ise belirleyici olarak IMF, Dünya Bankası gibi ulus-üstü kurumlar yer almaktadır. Küreselleşmenin ilerici bir gelişme olarak görülüp, aksaklıklarının giderilmesi suretiyle iyileştirilebileceği düşüncesi bir yanılsamadan ibarettir. Kapitalizmin farklı bir evresine denk düşen küreselleşmeyi tersine çevirerek olumsuzluklarının önüne geçmeye çalışmanın, bir savaşta düşmanı ikna ederek sizi yenmekten vazgeçirmeye çalışmaktan farkı yoktur. Çünkü küreselleşmenin aksayan yönleri olarak görülerek düzeltilmesi önerilen (sosyal hakların kısıtlanması, bölgesel ve sınıfsal eşitsizlikler, çevre vb.) hususlar, onun kapitalist özüne ilişkin sürecin karakteristik özellikleri olarak ortaya çıkmış hususlardan ibarettir.
Sevgili arkadaşlar, TMMOB bunları söylüyor. Biz herhalde dünyada başka bir örneği olmayan, ya da az rastlanabilecek bir örgütlenmeyiz. Bir yandan kamu kurumu niteliğimiz, öte yandan yaşamı her türlü emperyalist ilişki ile yürüyen bir ülkede anti-emperyalist bir meslek örgütü. Bunun açıklamasını sizlere bırakıyorum.
Çevre krizi deyimi de yukarıda nasıl bir dünya ve nasıl bir dönem başlığında anlatılanlar çerçevesinde anlaşılır hale gelebilecektir.
Evrenin efendileri ve onların ideologları Çevre Krizini tanımlarlarken diyorlar ki: Çevre krizi, kapitalist sistemin işleyişiyle, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetle ve sömürüyle alakası bulunmayan, endüstriyel gelişim ve teknolojik yenilenmenin doğal sonucu olan genel bir insanlık krizidir. Bu kriz, yoksul-zengin bütün ülke ve sınıfların elbirliği ve çabasıyla çözülebilir. Çevre krizini, yaratığı teknoloji ile onu doğuran kapitalizm çözecektir. Kapitalizm, çevre krizinin üstesinden gelebilecek potansiyellere sahiptir, yeter ki soruna global ölçüde bakılabilsin.
Bu söylenmesine söyleniyor da, her türlü yapılan uluslar arası çevre zirve ve toplantılarından çıkan sonuç aynı oluyor. Emperyalist devletlerin bütün çabaları temsil ettikleri tekellerin azami kârının güvence altında tutulması yönünde oluyor. Kirlenme sorununun emperyalist rekabet ilişkilerinden, uluslararası politik ilişkilerden sonra geldiği açıkça ifade ediliyor. Diğer konular da olduğu gibi, kapitalist devletlerin çevre politikasını da sermayenin yeniden ve genişletilmiş yeniden üretiminin ihtiyaçları belirler. Kirletici sektörlerin ezici bir bölümünü ellerinde bulunduran, mümkün en az maliyetle en yüksek verim elde etmek için dev rakipleriyle boğuşan tekellerin kârlarından fedakârlık etmeleri onlar için pek katlanılır bir durum değildir. Bir araştırmaya göre dünyanın en büyük ilk 500 şirketi, dünya ticaretinin %70‘ini, doğrudan dış yatırımların % 80‘ini ellerinde bulunduruyor. Ekonomik alandaki bu tartışılmaz üstünlüğün politikada belirleyici olmadığını söylemek doğru değildir. Onların istediği her türlü politik düzenlemede, kendilerine daha çok serbestlik tanıyacak düzenlemenin yapılmış olmasıdır. Bu düzenlemelerde esas olan da kar daha fazla kar dürtüsü olacaktır. Bu bakımdan emperyalist devletler, tekellerin azami kâr gerçekleştirme pahasına yaydıkları kirlenmeyi olanakları ölçüsünde örtecek ve gizleyeceklerdir. Kapitalist kâr yasasının birincisi, işçiyi sömürüp tüketmeyi gerektirir. Değerin biricik kaynağı işçinin emek gücüdür ve bu emek gücü ne kadar sömürülürse, kâr da o oranda garantiye alınmış olur. Ama kapitalist için, emek gücü, üretim maliyetinin sadece bir parçasıdır ve kârın garantiye alınması, bir diğer mali girdinin de aynı ölçüde sömürülmesini gerektirir. Bunun için, kâr yasası ikinci olarak, doğal kaynakları ve hammaddeleri de olabildiğince ucuz mal edinmeyi zorunlu kılar. Bu tıpkı işçinin olduğu gibi doğanın ve onun ürünlerinin de son sınırına kadar sömürülmesi demektir. Üçüncü olarak, kapitalist, mal edindiği hammaddelerden ve işgücünden daha fazla kâr elde etmek için, kârlılığı artıracak teknolojiye ihtiyaç duyar. Bu teknolojik ilerleme, tamamen azami kâr hedefine bağlanmıştır. Verimi artıracak ve kapitalistin rakiplerine karşı konumunu güçlendirecek teknolojik adımların işçi üzerinde ve doğada nasıl bir etki yaratacağı onu pek ilgilendirmez. Her ne kadar, teknolojideki gelişme, insanlığın gelişmesi gibi gösterilip sunulsa ve objektif olarak bir ilerleme sayılsa da, bunun sınırı, kârlılığın tehlikeye girdiği yere kadardır. İşçinin durumunu düzeltecek ya da doğayı koruyacak bir teknoloji hep ikinci sıradadır. Birleşmiş Milletler‘den OECD‘ye, Roma Kulübü‘nden Worldwatch‘a kadar resmi ve yarı-resmi örgütlerden çeşitli çevreci gruplara ve bilim adamlarına kadar bir çok örgüt ve kişi, kirlenmenin insan sağlığını ve doğayı ciddi boyutta tehdit ettiğini, ciddi önlemler alınmazsa, insanlığın bir felaketle yüz yüze olduğunu saptıyor. Kuşku yok ki, bu kirlenme, kapitalist sistemin doğasında barındırdığı kirliliğin doğal çevreye bulaştırılmasından başka bir şey değildir. Gelişmiş bir teknoloji ve ona denk gelen sanayileşmenin mevcut kirlenmede bir araç rolü oynadığı doğrudur. Ama bunların araç olma niteliği, kirlenmenin nedenini endüstri ve teknolojide aramayı haklı çıkarmaz. Asıl neden, bu araçların kullanılış tarzında, kapitalist üretimin doğasında aranmalıdır. Sermaye sınıfı, üretim sürecinin pazara sunulan bir sonucu olarak metayı piyasaya sürerken, bunu emek-gücünü ve doğayı vahşice sömürerek, üretim sırasında ortaya çıkan ve satışın konusu olamayan atıkları doğaya akıtarak yapar. Bir yandan doğa son kerteye kadar tüketiliyor ve böylece toprak, ormanlar, petrol vb. yenilenemez hammadde kaynakları azalıyor; diğer yandan çeşitli atıklar havaya, suya ve toprağa bırakılıyor ve ortaya global bir kirlenme çıkıyor. Tek tek her kirlenme, bir diğerini besliyor. Kapitalizmin diğer sonuçlarıyla birleşerek doğayı tüketiyor, açlığı kamçılıyor, İnsanların ve canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli doğal koşullar tehditle yüz yüze kalıyor, bitki ve canlı türleri yok oluyor. Emperyalizm, sermaye ilişkileriyle dünyanın her bir bölgesini emperyalist sistemin bir parçası haline getirirken çevre krizini de bir dünya sorunu durumuna getirmeden edemez. Bir çok geri ülkenin sahip oldukları gelişmemiş sanayi, onların sahip oldukları kirletici kaynakların nitel ve nicel durumuyla ters orantılı bir kirlenme yaşamalarını engellemiyor. Atmosfere, okyanuslara boşaltılan zehirler, kimin daha çok payı olduğuna bakmadan bütün dünya üzerinde etkisini gösteriyor. Geri ülkeler, verimliliği düşük olsa da, kirletme konusunda iyi verim veren geri teknolojiler için en uygun pazar oluyor. Emperyalist tekeller ve devletler, metropollerde pahalı işgücü nedeniyle karı az olan ve ilkel teknolojiyle işlediği için daha yüksek oranda kirlilik üreten işletmeleri ve teknolojileri geri ülkelere kaydırıyor. Kitlelerin mücadelesi sonucu çıkarılmak zorunda kalınan bazı çevre yasalarına ve şiddetli kitle protestosuna çarpma tehlikesi, geri teknolojinin, işgücünün ucuz ve böylece ilkel teknolojiyle bile küçümsenmeyecek kar bırakan bu ülkelere transferiyle bertaraf ediliyor. Son yıllarda nükleer santraller de, emperyalist metropollerde büyük tepkiye yol açtığı için ve yine geri ülkelerde nükleer kirlenmeyi azaltacak hiç bir tedbir almadan santraller kurulabildiği için geri ülkelere kaydırılmaktadır. Emperyalist ülkelerde nükleer sanayiinin ürettiği çöpün depolanması, kontrol altına alınması pahalıdır. Bunlardan kurtulmanın en iyi yolu, bunları geri ülkelere nakletmektir. Rahatça söylenebilir ki, bugün, geri ülkeler, gelişmişlerden daha çok zehire sahipler ve tam bir nükleer çöplük işlevi görmektedirler. Yılda 20 milyon ton zehirli çöpün emperyalist devletlerden geri ülkelere yollandığı, resmi raporlara bile girmiştir. Emperyalizm, çevre bunalımının da yükünü, teknolojisi, çöpü ve zehiriyle geri ülke halklarının sırtına yıkıyor.
Sevgili arkadaşlar, biz böyle düşünüyoruz: Bir yandan mesleğimizi yapmaya çalışıyoruz. Bu anlamda sanayileşmeyi savunuyor, ancak sanayileşmenin çevre üzerindeki olumsuz etkilerini biliyoruz. Kapitalizmin yarattığı çevre krizini aşmanın ülke boyutunda olamayacağını anlıyor, bu nedenle küresel dayanışmanın önemine inanıyoruz. Emperyalizmin, halkların her türlü alanını ve hakkını talan ettiğini görüyor ve yaşıyoruz. Bu nedenle küresel emperyalist saldırıya karşı küresel direniş diyoruz.
Yaşasın Bir başka dünya mümkün diyenler. Yaşasın insanlığın mutluluğu için düşünenler, savaşanlar. Yaşasın halkların kardeşliği. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.


