
TMMOB, BİNGÖL DEPREMİNİ DEĞERLENDİRDİ
1 Mayıs 2003 günü saat 3.27'de meydana gelen Bingöl Depremi üzerine TMMOB Başkanı Kaya Güvenç, İnşaat, Jeoloji, Jeofizik Mühendisleri Odaları ile Şehir Plancıları Odalarımızın Başkanları ve Mimarlar Odası Genel Sekreteri'nin katılımı ile 2 Mayıs 2003 Cuma TMMOB'nde bir basın toplantısı yaptı. Oda Başkanlarımız toplantıda söz alarak görüşlerini bildirdiler.
Basın toplantısında bölgede incelemelerini sürdüren TMMOB heyetinin ilk inceleme sonuçlarının da aktarıldı.
1 Mayıs 2003 günü saat 03.27‘de Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü verilerine göre; Bingöl‘ün Kuzey Batısında ve kente yaklaşık 15 km uzaklıkta, 10 km derinlikte 6.4 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiştir. Deprem Doğu Anadolu Fay zonunda oluşmuştur ve orta büyüklükte bir depremdir.
Bu orta büyüklükteki deprem yine can kaybına neden olmuştur. Doğal bir afet yine felakete dönüşmüştür. Çeltiklisuyu Yatılı İlköğretim Okulunda çocuklarımızın hayatlarını kaybetmesi bu depremin en dramatik yanını oluşturmaktadır. Normal bir kentleşme ve yapı güvenliğinde, bu büyüklükteki depremin bu kadar yıkıcı olmaması gerekmekteydi. Bir kez daha anımsatmakta yarar görüyoruz: bilim ve mühendislik, yapıları, çok daha şiddetli depremlerde can ve mal kayıplarına neden olmayacak şekilde tasarlayacak ve yapacak düzeye erişmiştir. Sorun, bu yeteneğin halkın can güvenliğini sağlayacak şekilde kullanılmasını sağlayacak politikaların eksikliğinde yatmaktadır.
Depremden hemen sonra, TMMOB ve Odaları deprem bölgesinde incelemelere başlamışlardır. 1 Mayıs günü İnşaat Mühendisleri, Jeoloji Mühendisleri Odalarımızdan ve Diyarbakır İl Koordinasyon Kurulundan yöneticilerimiz Bingöl‘e ulaşmışlardır. Bugün TMMOB 2. Başkanı Oğuz Gündoğdu de deprem bölgesinde olacaktır. Ayrıca, İnşaat Mühendisleri Odamız bölgeye laboratuar cihazları ile teknik sorumlularını da, yapım hatalarını saptamak üzere Bingöl‘e göndermiştir.
Yapılan ilk saptamalarda hasarlı binaların teknik şartlardan uzak yapıldığı belirlenmiştir. Bu ilk incelemenin sonuçları ekte sunduğumuz raporda yer almaktadır.
Bir yıl önce Sultandağı (Afyon) depreminde sonra yaptığımız açıklamada, "6 büyüklüğündeki bir deprem" Türkiye‘nin herhangi bir yerinde herhangi bir zamanda olabilecek bir depremdir. Türkiye‘nin olağan bir doğa olayında can kaybına uğraması yine maddi hasarların söz konusu olması henüz deprem gerçeğinin tam olarak kavranamadığını göstermektedir. Her seferinde yapılaşmaya uygun olmayan alanlardaki plansız gelişmeler, projesiz ve denetimsiz yapılaşmalar, doğal afetlerin felaketlere dönüşmesine yol açmaktadır" görüşünü dile getirmiştir. Ne acıdır ki, bugün bu sözlere eklenecek çok az şey bulunmaktadır.
Bilim insanlarımız ve üyelerimiz son aylarda Doğu Anadolu‘ya dikkat çekmişlerdir. Jeoloji Mühendisleri Odamız 2002 Eylül‘ünde Bingöl‘de yaptığı Deprem ve Kentleşme Sempozyumu‘nda, bu bölgedeki riske dikkat çekmiştir.
Üzülerek belirtmek istiyoruz ki, geçen iktidar döneminde olduğu gibi bu iktidar döneminde de ülkemizin deprem riskinin büyüklüğüyle orantılı politikalar ve programlar geliştirilmemiştir ve geliştirilmesi yönünde de bir irade görülmemektedir. Bundan önceki iktidar büyük iddialarla Yapı Denetimi Yasasını çıkarmakla yetinmiştir. Bingöl‘ün 1. derecede deprem bölgesinde olmasına karşın (aynen son depremlerin olduğu Tunceli, Çankırı, Afyon gibi) Yasa kapsamının dışında tutulması, aslında yasanın denetimi etkinleştirmekle ilgisinin olmadığını ve sadece bir kamu hizmetinin özelleştirilmesini sağladığını bir kez daha yinelemek durumundayız. Kaldı ki, son depremlerde gündeme gelen kamu yapılarının hasara uğraması konusunda da, kamu yapılarının Yapı Denetim Yasası kapsamında olmadığını da anımsatmakta yarar vardır.
Şimdiki İktidar Partisinin de, ne Seçim Beyannamesinde ne de Acil Eylem Planında deprem ve doğal afet sözcükleri yer almamaktadır. 58. Hükümet Programında konu "Deprem, sel, yangın, toprak kayması gibi doğal afetler" sonucunda ülkemiz büyük oranda can ve mal kaybına uğramaktadır. Bu kayıpların asgariye indirilmesi için her türlü tedbir alınacaktır" şeklinde yer almakta, 59. Hükümet Programında ise "doğal afetlere karşı uygun tedbirler alınacaktır" denilmektedir. Özetle, konu geçiştirilmiştir.
Oysa, bilim insanlarının, mühendislerin, Ulusal Deprem Konseyinin bu konuya ilişkin ayrıntılı raporları bulunmaktadır. Topraklarımızın %98‘i önemli deprem riski taşımaktadır. Buna karşın varolan yapılarımızın büyük bir kısmı, olması gereken denetimden nasibini almadan üretilmiştir. Gerek 3194 sayılı İmar Yasası‘nda varolan denetim anlayışı, gerekse 4708 sayılı Yasa kapsamında 19 ilde uygulamaya konan Yapı Denetimi Yasası, yapılarımızın denetlenebilir olmasını sağlayacak argümanlardan yoksundur.
Yapı denetimi ile ilgili bir sistemden söz etmek ise mümkün değildir. Bir kez daha görülmüştür ki, mühendislik tekniğine uygun yapılar en ufak bir hasara uğramazken diğer yapılar yerle bir olmuştur. Yapı üretiminde uygulanması ve uyulması zorunlu yapı standartları geliştirilerek, yapı denetimine esas olacak ölçütler oluşturulmalıdır.
Yapı üretim süreci bölgesel ve kentsel planlamadan başlayan, projelendirme ile devam eden, yapımı ve denetimi de kapsayan bir süreçtir. Bu süreçte bütün mühendislik ve mimarlık disiplinlerinin ortak çalışması gerektiği halde bunun başarılamadığı ortadadır. Ülkemizdeki yasal düzenlemeler böylesine bir sürece elverişli değildir. Yapı üretim sürecinin temel bileşenlerinden denetim sürecinin kamusal bir perspektifle ele alınmadığında amacına ulaşamayacağı da açıktır.
Mevcut sistem her türlü çağdaş yapılanmayı dışlamaktadır. Yapı Denetim Yasasına göre denetçilik belgeleri, TMMOB ve Odalar dışlanarak Bakanlık tarafından verilmektedir. Kamuda çalışanlar ise Oda üyesi olmak zorunda dahi değildir. Bu anlamda denetim yapan mühendislerin mesleki yeterliliklerini ve denetim etkinliklerini denetleyecek merci dahi bulunmamaktadır. Ayrıca, Bingöl Bayındırlık ve İskan Müdürlüğünde 26 mühendis, mimar, şehir plancısı kadrosuna karşın sadece 11 eleman çalışmaktadır.
TMMOB‘nin, daha önce de kamu oyuna duyurduğu önerilerini bir kez daha yinelemek istiyoruz. Öncelikle yapı stokunun depreme dayanıklılığının belirlenmesi, depremsellik açısından irdelenerek güçlendirme politikalarının oluşturulması ve gerekli görülen güçlendirme ya da yıkım çalışmalarının yapılması en öncelikli uygulama olmalıdır. Tüm deprem bölgelerindeki depreme dayanımı yetersiz yapıların takviyeleri için gerekli finansman-yapım-denetim politikaları oluşturulmalıdır. Bu alandaki gerekli eğitim standartları belirlenerek, ilgili kurumlar aracılığıyla eğitim programları tasarlanmalıdır. Eğitimler sonucunda çeşitli düzeylerde belgelendirilmiş mühendis ve mimarların ülkedeki yapı stokunu depreme dayanıklı hale getirecek hizmetler üretmesi sağlanmalıdır.
Bu konuda bir noktaya daha değinmek istiyoruz: son günlerde yeni bir imar affından söz edilmektedir. İmar aflarının nelere mal olduğunu daha önce yeterince belirttiğimiz kanısındayız. Depremlerde can ve mal kayıplarının bu kadar yüksek olmasında imar aflarının birincil derecede önemli olduğu artık biliniyor olması gerekir. Bütçenin nakit ihtiyaçları halkımızın can güvenliği riske atılarak çözümlenemez.
Tüm gözlemlerimizi değerlendirdiğimizde, sosyal devletten ve toplum yararı ilkesinden vazgeçilmesinin sonuçlarının her alanda olduğu gibi Bingöl depreminde de karşımıza çıktığını söyleyebiliriz.
Her depremden sonra olduğu gibi, bu kez de üzgünüz. Bu kez de isyan içindeyiz.
Ülkemizdeki deprem gerçeğini görmek, halkımızın doğal afetler karşısında çaresiz kalmamasını sağlayacak önlemlerin alınması için daha kaç bin kişinin ölmesi gerekiyor? Daha kaç bin çocuğumuzu yitirmemiz gerekiyor?
İktidarı sorumluluğunun gereğini yerine getirmeye çağırıyoruz.
Kaya GÜVENÇ
Yönetim Kurulu Başkanı
1 Mayıs 2003 Bingöl Depremi Ön Değerlendirme Raporu
Aktif deprem kuşağında bulunan ve yüzde doksanbeşi deprem bölgesi olan ülkemizde, gerçekler tekrar yakıcı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.
1 Mayıs gecesi Bingöl ve çevresi 6.4 büyüklüğündeki depremle uyandı. Gelişmiş ülkelerde yalnız basit hasarlarla atlatılan böylesi bir deprem, ülkemizde yüzü aşkın ölü, onlarca hasarlı yapı ve yüzlerce yaralı ile acılarımızı yenilemektedir.
Her depremde olduğu gibi yetkili-yetkisiz, bilgili-bilgisiz yöneticilerin sözleri tekrarlanarak üzüntülerimizi tekrarlamaktadır. Ancak bir sonraki uyarıya kadar unutulmaya terk edilmektedir. Sadece, bir okulun yatakhanesinde 200 çocuğumuzu ölümün eşiğine getiren müteahhitlerimiz, mühendislerimiz acaba kendi çocuklarının burnunun kanamasına aynı soğukkanlılığı gösterebilirlermiydi?
Bingöl‘de karşımıza çıkan sonuçlar, öncekilerden çok farklı değildir.
Yapımın aşamaları; planlama, uygulama ve denetlemedir.Öncelikle depreme dayanıklı yapı projelendirmesi, konusunun uzmanı yetkin mühendisler tarafından yapılmalıdır. Uygulama da, sorumluluk sahibi, teknik nitelikli müteahhitler tarafından yapılmalıdır ve her iki aşamanın nitelikli, uzman inşaat mühendisleri tarafından denetlenmelidir.
Deprem hasarı, kamu yapıları ve özel yapılar olarak değerlendirilmelidir.Hasar gören kamu yapıları projeleri, kamu olanaklarıyla uygulanabilir projeler olarak üretilmesine rağmen, denetimsiz ve niteliksiz müteahhitlerce teknik özelliklerine özen gösterilmeden yapılmıştır.
ÇELTİKSUYU YATILI İLKÖĞRETİM BÖLGE OKULU (YİBO) bu tür yapının en güzel örneğidir. Üç binadan oluşan okulda 4 katlı pansiyon binası tamamen yıkılmış, 3 katlı okul binası kullanılmayacak şekilde hasarlı, 4 katlı lojman binasında ise hiç hasar olmamıştır.
Yıkılan ve hasarlı olan binalar denetimden ve teknik şartlardan uzak olarak yapıldığı için, betonarme betonu normal değerlerinin çok altında mukavemete sahiptir. Betonarme demir işçiliği yetersizdir. Tamamen dağılmış beton içinde agrega yerine taş parçaları çıkmaktadır. Diğer kamu binaları Kaleönü İlköğretim Okulu, Trafik Şube Müdürlüğü, ağır hasarlı Bingöl Lisesi, ziraat Bankası, Kültür Sitesi (inşaatı devam ediyor) keza aynı niteliktedir.
Özel binalarda kat karşılığı yapılan ve aynı ada parselde bulunan 3-4 bina tamamen enkaz halindedir ve 50 civarında can kaybı vardır. Özel Hulusi Sayın Lisesi ağır hasarlı, Bingöl Holding Yem Sanayii Fabrikası orta hasarlıdır.
Sancak Beldesi ve bağlı Çimenli Köyünde ağır hasarlı binalarda can kaybı vardır. Çan Köyünde can kaybına neden olan hasarlar mevcuttur.Bu değerlendirme ağır ve orta hasarlı yapılar için yapılmıştır.
Bu kısa değerlendirmeden sonra İnşaat Mühendisleri Odası olarak altını çizerek belirtmek isteriz ki; her deprem sonunda karşılaştığımız, projede ,yapımda (uygulamada) ve denetimde sorumlulukları olan idarelerin, müteahhitlerin ve meslektaşlarımızın ahlaki , cezai ve mesleki sorgulamaları mutlaka yapılmalı, hakettikleri yasal cezalara çarptırılmalı ve kamuoyuna teşhir edilmelidirler.
Biz İnaşaat Mühendisleri Odası olarak sorumluların peşini bırakmayacağımızı kamuoyuna duyurarak depremde zarar gören tüm halkımıza geçmiş olsun dileklerimizi ve taziyelerimizi bildiririz.
Ahmet GÖKSOY
İMO Yönetim Kurulu Üye
Kemal TÜRKASLAN
İMO Ankara Şube Başkanı
Zülküf KARATEKİN
İMO Diyarbakır Şube Başkanı
Şemsettin BAKIR
İMO Van Şube Başkanı
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Açıklaması
Ülkemizin depremselliği göz önünde bulundurulduğunda İnşaat Mühendisliği sektörüne, özellikle sektörün denetlenme sistemine çok büyük önem verilmesi gerekliliği kaçınılmazdır. Son yıllarda tanık olunan depremlerde yaşanan problemler ve sistem bozuklukları, 1 Mayıs 2003 tarihinde meydana gelen Bingöl Depremi‘nde bir kez daha gündeme gelmiştir. İnşaat Mühendisleri Odamızın yapı stoku ve denetim üzerine her fırsatta dile getirdiği gibi yalnızca mühendislik uygulaması bakış açısından değil, idari olarak da çok önemli eksiklikler ve gereksinimler bulunmaktadır.
Mevcut yasal düzenlemeler öncesinde uygulanmakta olan 595 No‘lu Kanun Hükmünde Kararname gereği İnşaat Mühendisleri Odası‘na birtakım yetkiler verilmiş bulunmaktaydı. Ancak, tam olarak yeterli olmayan bu yetkilendirmenin dahi zamanla adım adım geri çekildiği, ve son haliyle Oda denetim ve yetkilerinin tamamen azaldığı bilinmektedir. Türkiye inşaat mühendisliği sektörü, sağlıklı ve tarafsız denetim sağlayabilecek bir otoriter kurum olmadıkça gerektiği gibi uygun yapılaşmaya gidemeyecektir. Projelendirme ve imalat aşamalarında yanlış ve denetimsiz uygulamaların yapılması yüksek maliyetli ve yetersiz yapılanmaya yol açmakta, bunun sonucu olarak da tüm depremlerde tanık olunan ciddi kayıplar ortaya çıkmaktadır.
Genel olarak denetim düzeneğine ve yetkilendirme mekanizmasına bakıldığında, Sayın Bakan Erkan Mumcu‘nun "Sistem çökmüştür, deprem altında kalan sistem olmuştur, tek tek suçluyuz." Açıklaması tarihe manidar bir biçimde geçecektir. Sistemin eksiklikleri ve denetimsiz bir yapılaşmanın açıkça görüldüğü böyle bir ortamda idari otoritelerin bakanlar düzeyindeki yetkilileri aracılığıyla şikayet etmesi kabul edilir bir davranış değildir. Bulunan mevkiinin sorumluluklarının yerine getirilmesi, beklenebilecek en doğal taleptir, ve bu talep yerine getirilmediğinde yönetimin hiçbir mazereti olmayacaktır. Sistemin olması gereken düzene göre elden geçirilmesi ve gerekli kurumsallaşma yapısı oluşturulmadıkça çözüm üretilemeyecektir. Yaşanan her felaketin ardından taziye ve üzüntü bildiren duygusal açıklamalar yapmak artık kamuya ve duyarlılığını koruyan sektörel kesime hiçbir şey ifade etmemektedir.
Yeni Kamu İhale Yasası, tüm eksikliklerine rağmen, 2886 sayılı yasa uygulamasına kıyasla daha olumlu bir yaklaşım içermektedir. Yasada gördüğümüz bazı eksiklik ve aksaklıkları gerek Sayın Bakan Zeki Ergezen‘e gerekse bakanlık kurumlarına iletmiş durumdayız. Şaşırtıcı tenzilatlarla gerçekleştirilen ihalelerde denetim sorumluluğunu alan kişi ve kuruluşların görevlerini yerine getirmediğini açıkça görmekte, ve bu nedenle denetimde kurumsallaşma gerekliliği görüşünü desteklemekteyiz. İnşaat Mühendisleri Odası olarak kendi üyelerimizin faaliyetleri üzerinde, meslekten men etmeye varabilecek yetkilerimiz mevcutken, kamuda görev yapan hiçbir mühendisin meslek odalarına kayıt zorunluluğu olmadığından denetimsizlik neredeyse resmi bir hale getirilmektedir. Bu eksiklik devam ettiği müddetçe de kamusal yapılanmada denetim uygulaması adına adım atılması söz konusu değildir.
Deprem felaketinin olabildiğince az hasar ve kayıpla atlatılması dileğimizle, İnşaat Mühendisliği disiplininin Türkiye‘deki uygulamalarında yasal düzenlemeler ve denetim sistemi oluşturma gerekliliğinin bir kez daha altını çizeriz.
Taner YÜZGEÇ İnşaat Mühendisleri Odası
Yönetim Kurulu Başkanı
TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası Açıklaması
Bugün (1 Mayıs 2003) saat: 03.27‘de Doğu Anadolu Fay Zonunun Kuzey kesiminde merkezi Bingöl İline 10 km. uzaklıkta büyüklüğü 6.4 olarak hesaplanan bir deprem meydana gelmiştir. Bu depremde de maalesef yine can kayıplarımız olmuştur. Bingöl ve yakın çevresi de Ülkemizin diğer kesimleri gibi yıkıcı depremlere maruz kalmaktadır. Bu deprem Ülkemizin depremselliğinin tipik örneklerinden biridir. Deprem daha da büyük olabilirdi. Unutmayalım Ülkemizde yıkıcı depremler olagelmektedir. Bu olayı önlemek mümkün olmadığına göre gerekli tedbirlerle, özellikle yapısal tedbirlerle, can ve mal kayıplarını azaltabiliriz. Geçmişi unutmamak ve dersler almak gerekir.
Bu depremde hayatını kaybedenlere rahmet, yaralananlara şifa, yöre insanlarımız ve Ulusumuza başsağlığı ve sabır dileriz.
TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası
Yönetim Kurulu
TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Açıklaması
DEPREMLER TAKDİR-İ İLAHİ DEĞİLDİR!
TAKDİR-İ İDARİ DEPREMLERE SON!!!!
01.05.2003 tarihinde saat 03.27 merkez üssü Bingöl‘ün 10 km kuzeyinde 6.4 büyüklüğünde ve 6 km derinlikte oluşan sığ odaklı deprem ilk resmi açıklamalara göre yüzlerce yurttaşımızın hayatını kaybetmesine ve yaralanmasına neden olmuştur. Bu deprem mekanizmasını vb. bilinen doğa olaylarını afete dönüştüren süreçlere karşı duyarsızlığı bir kez daha ortaya çıkarmıştır.
Jeoloji Mühendisleri Odası olarak 26 eylül 2002 Bingöl ve 27 Eylül Muş‘da düzenlediğimiz DEPREM VE KENTLEŞME SEMPOZYUMLARI‘nın sonuç bildirgesinde de vurguladığımız gibi bölgedeki deprem tehlikesinin boyutları ve alınması gereken önlemler göz ardı edildiğinde acı sonuçlarla karşı karşıya kalınacaktır. Son depremde ne yazık ki bu öngörünün doğruluğunu göstermiştir.
Yukarıdaki saptamalar ülkemizin küçük bir alanındaki bir gerçekliğini anlatıyor. Ancak bu gerçeklik ülkemizin tümü için geçerli olmasına rağmen, afet sorunlarını Dünya Bankasına emanet eden siyasi iktidarlar bu durumu at gözlüğü ile bakmaya devam etmektedirler.Bir yandan "UNUTMAYACAĞIZ, DEVLET GEREKENİ YAPACAKTIR" diye hamasi konuşmalar yapılırken, diğer yandan da afet hizmetlerini özelleştirmenin adımlarını atıyorlar.
Şimdi soruyoruz,
"Afet hizmetleri özelleştirilir mi?" Dünyada bizden başka afet hizmetlerini özelleştiren ve parçalı bir yönetim yapısı oluşturan ülke mevcut mudur?"
Eğer ülkemiz, bir afet ülkesi ise, afet tehlike ve risklerine karşı gerekli araştırmaları yapmadan yapıları güvenli bir hale getirmek mümkün müdür?
KIĞI‘sı KARLIOVA‘sı ve MERKEZİ ile deprem etkilerine açık olan BİNGÖL‘de yerleşim kararlarını belirleyecek JEOLOJİK-JEOTEKNİK ve SİSMOTEKNİK veriler hangi yerel yöneticinin, valinin, sivil savunma uzmanın elindedir???
Bingölde deprem ilk kez olmuyor ve sadece depremlerle değil heyalan, kaya düşmesi, su baskını gibi jeolojik afet tehlikeleri ile her zaman karşı karşıya olan bir kent için çok ciddi riskler söz konusudur.
DEĞERLİ BASIN EMEKÇİLERİ;
Sizlerin de desteğiyle sadece bu teknik bilgileri değil ülkemizin afet gerçeğini bir kez daha kamuoyuna aktarmak istiyoruz.
Çok değil daha 7 ay önce 27 eylül 2003 de Bingöl‘de odamız tarafından düzenlenen BİNGÖL‘DE DEPREM VE KENTLEŞME sempozyumunda Bingöl ve yakın çevresinin karşı karşıya olduğu deprem tehlikesi açıkça ortaya konmuş, merkezi ve yerel yönetim birimlerinin yetkilileri uyarılmıştı.
Yine 10 gün önce Ankara‘da düzenlediğimiz 56. Türkiye Jeoloji Kurultayında Doğu Anadolu Fay hattının taşıdığı deprem riski özel oturumlarda tartışılıp, alınması gereken önlemler kamuoyuna sunulmuştu.
Gerek odamız gerekse yerbilimciler sadece 1999 depremlerinden sonra değil 60 yıldır ülkenin afet ve özellikle deprem gerçeğinin altını çizmişlerdir. Bu gün gelinen noktada ülkemizdeki deprem tehlikesi için söylenecek çok fazlada bir söz kalmamıştır. Hep söyledik, söylemeye de devam edeceğiz. Doğal afetlere karşı ulusal ihtiyaçlara yanıt verecek bir politikanın oluşturulması artık ertelenemez. Bu ülkenin insanları kendi siyasal, ekonomik gelecekleri kadar doğal afet tehlike ve risk geleceğimizdeki gerçekleri bilme, kendi geleceklerini kendileri belirleme hakkına sahip olmalıdır. Faylar zemini kırmakla kalmıyor, siyaset kurum ve anlayışlarını da kırıyor.
Şimdi, başta 58. hükümet olmak üzere tüm toplum olarak artık "ders almaktan" çıkıp adımları atmaya başlamalıyız. Deprem tehlikesinin sadece İstanbul‘un değil geniş bir coğrafyanın ve nüfusun problemi olduğunu, doğal afet tehlikelerinin depremle sınırlı kalmadığı heyelan, su baskını vb olayların da önem kazandığını unutmamalıyız.
Jeoloji Mühendisleri Odası olarak önerilerimizi bir kez daha vurgulamak istiyoruz.
Doğal afetlere yönelik çalışmalar, Sosyal Devlet anlayışının bir parçası olarak Kamu görevleri arasında kalmalıdır. Dünya Bankasının dayatmaları ile bu konularda çalışma yapan kurumların küçültülmesi, Mahalli İdareler Yasası ile hizmetin yerelleştirilmesi ve piyasa koşullarının inisiyatifine bırakılması savunulamaz.
1999 Depremlerinin etkili olduğu alanlarda başlatılan imar planına esas Jeolojik-Jeoteknik etüt çalışmaları ülkemizin heryeri için zorunlu kılınmalı ve en azından I ve II. Derece deprem bölgesindeki belediyeler plan revizyonlarına ivedilikle başlamalıdır.
7269 Sayılı Afetler Yasası, 3194 sayılı İmar Yasası başta olmak üzere yerleşimleri doğal afetlere karşı güvenli kılacak çalışmalara altlık oluşturan yasaların değiştirilmesi için başlatılan ve 4 yıldır Bayındırlık ve İskan Bakanlığı‘nın tozlu raflarında unutulan çalışmalara hız verilmelidir. Bu yasalar akıl, bilim, mühendislik normlarını temel olmak üzere ve meslek odalarının görüşleri alınarak düzenlenmelidir.
Güvenli yapılaşmaya yönelik hizmetleri ticarileştirmek için hazırlanan Yapı Denetim yasası yürürlükten kaldırılmalıdır. Tunceli, Muş, Bingöl, Erzincan, Şırnak, Tokat vb. illerinin bu yasa kapsamında olmaması bile yasanın ticari yönünü, "zengin il, yoksul il" ayırımını açıkça göstermektedir.
Anayasal suç olan ovaların, akarsu yataklarının, deniz ve göl kıyılarının, tarım alanlarının ve ormanların yerleşime açılması şeklindeki yayma politikalarından, imar aflarından vazgeçilmelidir.
İnsan doğa ilişkisini akla, bilime ve toplumsal yarara dayalı alarak düzenlemeyen maddi ve politik rantı gözeten siyasal iktidarlar afet zaralarının gerçek sorumlusudur.
Afet hizmetlerini özelleştiren, afetler gerçeğini gözardı ederek kaynak arayışı için alınan İMAR AFFI kararları alan, yapı güvenliğini özel yapı denetim şirketlerinin denetimine bırakan, Kamu Reformu adı altında tüm kamu hizmetlerinde olduğu gibi afet hizmetlerini yerelleştiren siyasi iktidarlar basit bir doğa olayını afete dönüştüren süreçlerin baş sorumlularıdır.
DOĞA OLAYLARININ ACI SONUÇLARI KADERİMİZ DEĞİLDİR!!!!
YAŞADIĞIMIZ AFETLER "TAKDİRİ İLAHİ" DEĞİL "TAKDİRİ İDARİ"DİR.
TMMOB JEOLOJİ MÜHENDİSLERİ ODASI
01.05.2003
TMMOB JEOLOJİ MÜHENDİSLERİ ODASI
DİYARBAKIR ŞUBESİ İLE BİNGÖL VE MUŞ İL TEMSİLCİLİKLERİ
DEPREM VE KENTLEŞME ETKİNLİKLERİ
SONUÇ BİLDİRGESİ
Jeoloji Mühendisleri Odası Diyarbakır Şubesi tarafından 26 Eylül 2002 tarihinde Bingöl‘de; 27 Eylül 2002 tarihinde Muş‘ta düzenlenen "Deprem ve Kentleşme Sempozyumları"nda bölgedeki deprem riskine dikkat çekilerek, sağlıklı ve güvenli kentleşme açısından alınması gereken önlemler dile getirildi. Sempozyumda ortaya çıkan sonuçlar aşağıda özetlenmiştir.
A)Bingöl ve Muş Kentleri ve yakın çevresi, gerek tarihsel gerekse aletsel dönemlerde büyük deprem serileri üreten Kuzey Anadolu Fayı, Doğu Anadolu Fayı ve Bitlis Bindirme Kuşağı gibi üç ana fay sisteminin birleşim bölgesi ve çok yakınında yer almaktadır.
1) Bingöl ve yakın çevresi, yakın tarihsel dönemde en son 1789 Palu ve 1784 Yedisu; aletsel dönemde ise 1971 Bingöl depremlerinden çok ciddi bir şekilde etkilenmiş olup çok sayıda kişi yaşamını yitirmiş ve birçok ev ağır hasar görmüştür.
2) Muş ve yakın çevresi, yakın tarihsel dönemde en son 1784 Yedisu, 1789 Palu, 1646 Van; aletsel dönemde ise en son 1903 Malazgirt ve 1966 Varto depremlerinin çok yakın etkisi altında kalmış ve çok sayıda can ve mal kaybı olmuştur.
3) Bingöl Karlıova yakınlarından başlayıp Antakya güneyine kadar uzanan Doğu Anadolu Fayı son 200-300 yıldır suskun olup, bu yüzyıl içerisinde deprem üretme potansiyeli çok yüksek sismik boşluklar içermektedir.
4) Kentsel Planlamanın temelini oluşturan Jeolojik-Jeoteknik etütler, 1944 yılında yürürlüğe giren "Yer Sarsıntılarından Evvel ve Sonra Alınacak Tedbirler Hakkında Kanun"da zorunlu hale getirilmesine karşın, gerek 1956 gerekse 1985 yılında çıkarılan 3194 sayılı İmar Yasasının hiçbir maddesinde yer almamıştır. 17 Ağustos depreminden sonra İmar Planına Esas Jeolojik-Jeoteknik Etüdler ve Statik Projeye Esas Teşkil Eden Zemin Etüdlerinin önemi anlaşılmış ve deprem sonrası çok sayıda çıkarılan yönetmelik değişiklikleri ve genelgelerle doldurulmaya çalışılmıştır. Ancak İmar Planına Esas Jeolojik-Jeoteknik etütler, hala 3194 sayılı İmar Yasasında yer alamamıştır.
5) Bu çıkarılan yönetmelik ve genelgelerde İmar Planına Esas Jeolojik-Jeoteknik Etütlerde; hem içerik konusunda politika ve kriterler oluşturulamamış hem de bu etütlerin denetimi konusunda açıklık getirilememiştir.
B)Anadolu depremleri, oluşum mekanizmaları gereği, sadece ve sadece ovalar ve dolgulu kıyılarda can ve mal kaybına neden olmaktadır.
Ova, toprak kalınlığının 20 m‘den daha fazla ve yer altısuyu tablasına olan derinliğinin 20 m‘den daha az olduğu yerler olarak tanımlanabilir. Örneğin, Muş ve Bingöl‘ün özellikle yeni genişlemekte olan kesimlerinin %50‘sinde toprak kalındığı 20 m‘den fazla ve yeraltısuyu tablasına olan derinlik ise 20 m‘den daha azdır.
Anadolu depremleri sonucu meydana gelen yıkım üç şekilde gerçekleşmektedir.
1) Sıvılaşma, sadece ve sadece ova ve dolgulu kıyılarda yıkım yapmaktadır.
2) Anadolu depremlerinin yerkabuğu öteleme hareketleri, ilk oluştuğu ezik kuşak ve yarattığı ova içerisinde yinelenip durmaktadır.
3) Salınım-genlik büyümesi; sadece ve sadece ova ve dolgulu kıyılarda yıkımlara neden olmaktadır.
Aşağıdaki nesnel koşullar, depremleri doğal afet olmaktan çıkarmak için önemli verilerdir:
a) Ova ve kıyıların ülke yüzölçümüne oranı %5 gibi küçük bir değirdir.
b) Oysa, yapılaşmaya uygun alan oranı %60‘ın üzerindedir.
c) Yapılaşma için gerekli alan oranı ise %2‘nin altındadır.
d) Son fakat en önemlisi, kıyılar ve ovalar ulusal servettir. Devlet tarafından korunup geliştirilmek zorundadır (Anayasa: Madde 43, 44, 45)
Toplum olarak uymamız gereken bu yasal zorunluluk; kıyı ve ovaların ulusal servet olarak kullanılmasını sağlarken, can ve mal güvenliğimizin güvencesi olacaktır.
Ne yazık ki; Bingöl, Muş, Batman, Doğubeyazıt, Çaldıran ve Van başta olmak üzere diğer yerleşim alanları da hızla ovaya doğru ilerlemektedir. Bunlardan çoğu fay kuşakları, fay ovaları ve/veya jeoteknik açıdan sorunlu (Örneğin, Hakkari‘nin kayma alanları üzerine doğru genişlemesi) alanlara doğru büyütülmektedir. Ova dışında da olsa kümes de yapılsa jeoteknik araştırma kaçınılmazdır. Bu bilgilerin herkesin kullanımına açık bir ulusal bilgi bankasında toplanması da çağdaş bir gerekliliktir.
Çözüm; Bu tür alanlar tarım açısından birinci sınıf sahalardır. Dolayısıyla (1) Devlet tarafından bu alanların dışında altyapısı tamamlanmış yerleşim alanların üretilmesi, (2) ovalardan ilk beş yıl içerisinde çıkmak isteyenlere ovadaki yapı mülkiyetinin 2 katı ücretsiz olarak sağlanması, (3) ovalarda, Anayasanın gereği olarak yapılaşmaya izin verilmemesi, (4) onarıma da izin verilmemesi, (5) yerel yönetimlerin buralara altyapı hizmetlerini götürmemesi ve (6) boşalan ovalarda toplulaştırma yapılarak ileri tarıma geçilmesi kaçınılmazdır.
Örneğin; Bingöl‘ün batısı ve Muş‘un güney kesimi yapılaşma için depremden korunmak amacıyla en uygun yerleşim alanlarıdır. Burada öncelikle altyapı ve altyapının uzun ekseni omurgasını oluşturan raylı sistem kurulmalıdır. Daha sonra yukarıda bahsedilen 6 madde yaşama geçirilmelidir.
C) Doğu Anadolu Arap Kıtasının kuzeye iteklemesiyle bir doğal cennete dönüştürülmüştür. Endüstriyel hammaddelerinden çeşitli enerji kaynaklarına kadar bir doğal zenginlik kaynakları içerisinde yüzülmektedir. Ancak bu kaynakların ya hiçbirisi harekete geçirilmemiş ya da bataklığın sulanması (örneğin Muş Alpaslan il barajı ve Muş ovası sulama projesi) gibi bilimdışı uygulamalarla daha olumsuz koşular yaratılmıştır.
1) Hiçbir bölgede olamayacak kadar güneş ve rüzgar enerji gizilgücü içermektedir. Güneşlenme süresi en yüksek bölgedir.
2) Fırat, Dicle, Zapsuyu ve bunlara bağlı çok sayıda yüksek hidrolik enerji içeren havzalar bulunmaktadır. Bunların yaklaşık 2000 m‘den 600 m‘ye düştüğü göz önünde bulundurulursa Toriçelli (basınçlı boru) sistemiyle büyük baraj sistemine göre yarı (1/2) maliyete, 2 kat daha fazla enerji elde edilebilecektir. Bu sistem verimli vadileri ve ovaları korurken yeni sulanabilir alanlar da kazandırmaktadır. Ayrıca, taşkınları da en aza indirmektedir. Tek bir örneği bile olmayan Doğu Anadolu‘da; Muş, Gürpınar ve Çaldıran örneğinde olduğu gibi bataklıkların ve suya doygun olanların sulanması için barajlar ve sulama sistemleri kurulmuş ve kurulmaktadır.
3) Nemrut, Süphan, Tendürek, Ağrı ve genç volkanik sistemlere ve bunları yaratan fay sistemleri, bölgeyi yarısısı (Jeotermal) açısından çok zengin kılmıştır. Ancak hiçbirisi kullanılmamaktadır.
D) Doğu Anadolu, topraksız ve organik tarım açısından ülkenin en şanslı bölgesidir. Henüz böyle bir uygulama yoktur.
E) Doğu Anadolu; yerbilimleri açısından bir laboratuardır. "Doğasını tanımayan ülkesini tanımaz" özdeyişi burada daha anlam bulmaktadır.
Sonuç olarak gerek Bingöl gerekse Muş illerimiz depremsellik açısından oldukça riskli bir bölgede yer almalarına karşın kentsel gelişim alanlarının seçiminde jeolojik ve jeoteknik özelliklerin gözetilmesi ile oluşabilecek depremlerdeki kayıpların en aza indirgenmesi mümkündür.
TMMOB Mimarlar Odası Açıklaması
Bugün 1 Mayıs. Emekçinin Bayramı.
Bugün 1 Mayıs.
Emekçinin bayramı.
Kimi denizde, kimi karada, kimi gökyüzünde...
Maden ocaklarında, fabrikalarda, tarlalarda, küçüklü büyüklü işliklerde, organize sanayi bölgelerinde, iş hanlarında, süper marketlerde...
Kimi usta, kimi çırak, kimi fabrikada işçi, kimi gemide tayfa, tarlada ırgat kimi...
Mimar olmuş, mühendis olmuş, öğretmen olmuş kimi...
Üretirler yaşamı durmadan ve yaşamı üretmeye yatarlar korkulu gecelerde:
Kimi rutubetli ve küf kokan apartmanların karanlık odalarında...
Kimi sefalet mahallelerinde, gecekondularda,
Dehlizlerde, çöplüklerde, köprü altlarında, mazgallarda...
Nasıl bayram bu bayram?
1 Mayıs bugün. Emekçinin bayram günü.
Böyle bir günde deprem vurmuş Bingölü...
Hep yaşayacak mıyız bu depremleri?
Depremler hiç bitmeyecek mi?
Bu güzel ülkenin güzel insanları hep enkazların altında mı can verecek?
Deprem, hep yerin sarsıntısı değil, biliyoruz.
İşsizliğin, yoksulluğun depremlerini sürekli yaşıyoruz.
Zaten yaşıyoruz haksızlıkların, eşitsizliklerin depremlerini...
Zaten yaşıyoruz bitmeyen krizleri.
Zaten hep biz kalıyoruz, devralınan enkazların altında.
Neyin bayramı bu?
Yine toplandık alanlarda.
Eskiden sokaklar yaşardı bayramı bizimle birlikte.
Caddeler akardı adımlarımızla:
Pencerelerden, damlardan, kaldırımlardan dökülürdü emekçiler katılmak için akan sele...
Canlanır, ayaklanır, bizimle yürürdü sokaklar...
Hani şimdi nerede, kim görür bizi?
Kim katılır bayramımıza?
Nerede işçiler, emekçiler, öğrenciler?
Nerede o eski coşku, o inançlı kitleler?
Kim duyar sesimizi, kentlerin kenarında bucağında köşeye sıkışıp kalmış alanlarında?
Kala kala enkazların altında, hem, kaç kişi kalmışız ki?
Zamanaşımı nedeniyle sorumlu tutulamıyorlarmış
sorumluları Kocaeli depreminde yıkılan binaların.
Zamanaşımına uğradık biz.


