99 MARMARA DEPREMİNİ UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ, UNUTTURMAYACAĞIZ...

16.05.2008

TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, Marmara depreminin yıldönümü nedeniyle bir basın açıklaması yaptı.

ARTIK YETER!
DOĞA OLAYLARI AFETE DÖNÜŞMESİN

Türkiye‘nin yakın geçmişindeki en büyük travmalardan biri olan 17 Ağustos 1999 Marmara depreminin üzerinden tam dokuz yıl geçti. Bu dokuz yılda, olası depremler ve sonuçları günlük konuşmalarımıza kadar girerken, ne yazık ki deprem ve depreme karşı alınacak önlemler ile uygulanabilir projeler hükümet programlarına girmeyi başaramadı. Plansız kentleşme, yaşam alanlarının insan merkezli olmaktan uzaklaşıp piyasa ekonomisine bağlı rantların üzerinde şekillenmesi hızlanarak devam etti.

Afet, doğa olayının kendisi değil doğurduğu sonuçtur. Depremler, heyelanlar, su baskınları gibi doğa olaylarının sonucu "afet" olmak zorunda değildir. Doğa olaylarının oluşumu engellenemezse de, yaratacağı tahribatlar, zararlar gerekli önlemlerin alınmasıyla engellenebilir, yapısal tedbirlerle can ve mal kayıpları azaltılabilir.

Doğa olayları insan denetimi dışında geliştiği için, neden oldukları kayıplar, genellikle yazgı olarak yansıtılarak geçiştirilmek istenmiştir. Depreme neden olan iktidarlar değildir ama depremlerin insanı vurmasına neden olan, önlem almayan iktidarlardır. Bunun kanıtlarından biri, aynı büyüklükteki depremlerin farklı coğrafyalarda çok farklı hasar ve zarara yol açması, bazen de hiç açmamasıdır.

Bilindiği gibi ülkemiz Yerküre‘nin en etkin ve yıkıcı deprem kuşaklarından birinin üzerinde bulunmaktadır. "Deprem Bölgeleri Haritası"na göre, yurdumuzun %92‘sinin deprem bölgeleri içerisinde olduğu, nüfusumuzun %95‘inin deprem tehlikesi altında yaşadığı ve ayrıca büyük sanayi merkezlerinin %98‘i ve barajlarımızın %93‘ünün deprem bölgesinde bulunduğu bilinmektedir. Son 60 yıl içerisinde depremlerde, 60 binin üzerinde vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 120 bini aşkın kişi yaralanmıştır. Yaklaşık olarak 420 bin bina yıkılmış veya ağır hasar görmüştür. Geçmişte birçok yıkıcı depremler olduğu gibi, gelecekte de oluşacak depremlerde can ve mal kaybına uğrayabileceğimiz bir gerçektir.

Sonuçta Türkiye, depremle bir arada yaşamaya mecburdur. Ama depremlerin "afet"e dönüşmesi ülkemizin ve halkımızın yazgısı olamaz! Olmamalıdır!

Gerçekte hepsi birer doğa olayı olan deprem, heyelan, çığ ve kaya düşmesi, su baskını vb. olaylar bilinçsizce verilmiş yer seçimi kararları, mühendislik verilerinden yoksun imar planları, düşük standartlarda ve mühendislik hizmeti görmemiş yapı üretimi, kısaca ranta dayalı hızlı, düşük nitelikli, tasarımsız ve plansız kentleşme ve sosyo-ekonomik politikalar sonucu afete, yani insani ve ekonomik yıkıma dönüşmektedir.

17 Ağustos depreminin üzerinden 9 yıl geçmesine rağmen, mühendis, mimar ve şehir plancılarının ülkemizin deprem tehlikesi ve riski konusunda sürekli yinelediği uyarıları, siyasal iktidarlarca dikkate alınmamıştır.

Depremlerde can ve mal kayıplarının bu kadar yüksek olmasında imar afları birincil derecede etkendir. Bilime ve mühendisliğe, akla ve uygarlığa aykırı olarak siyasal iktidarlarca uygulanan rant politikaları nedeniyle, ülkemiz sadece bir deprem ülkesi değil bir afet ülkesi olmuştur. Bunun ekonomik sonucu her yıl GSMH‘mizin ortalama %3-%7‘sinin afet zararlarına ayrılmasıdır.

Sosyal devletten ve toplum yararı ilkesinden siyasal iktidarlarca vazgeçilmesinin sonuçları her alanda olduğu gibi her depremde de karşımıza çıkmaktadır ve gelecekte de çıkacaktır.

Ülkemizin deprem tehlike ve riskinin büyüklüğüyle orantılı politikalar ve programlar ne yazık ki siyasi iktidarlarca geliştirilmemiştir ve geliştirilmesi yönünde de bir irade görülmemektedir.

Arazi talanına, orman yağmasına yol açacak yasaları bir çırpıda meclisten geçiren siyasal iktidar, nedense imar yasasını, afetler yasasını, yerel yönetimler yasasını hala düzenleyememiştir.

Ülkemizde dereler, vadiler, ormanlar, su havzaları, deprem tehlikesi içeren kısaca yapılaşmaya uygun olmayan alanlar, rant ekonomisinin baskısı altında yapılaşmaya açılmıştır, gelecekte açılmaması yönünde ciddi bir irade de yoktur.

Siyasal İktidarı, deprem konusunda sorumluluğunun gereğini yerine getirmeye çağırıyoruz.

Deprem hasar, zarar ve can kayıplarının azaltılmasının bilinen tek yolu, mühendis, mimar ve şehir plancılarının ortak katkı ve çabalarıyla depreme dayanıklı yerleşim alanları ve yapılar tasarlamak ve üretmektir. Bunun için, deprem öncesi, sırası ve sonrasında yapılacak çalışmalara ilişkin kamu yararı ve ülke çıkarını gözeten ulusal bir deprem politikası belirlenerek, ciddi programlar oluşturulmalı ve daha da önemlisi bunlar yaşama geçirilmelidir.

Yerleşme ve yapılaşma bağlamında gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı, yasaların uygulanması sağlanmalı, sağlıklı ve güvenli yapı üretimi ve denetimi sürecini, sermayeye ticari bir alan olarak teslim eden anlayış bırakılmalı, kamusal denetim etkinleştirilmelidir.

Her depremden sonra yapılan "yaralar sarılacak" açıklamaları yerine somut önlemler alınmalıdır.

Olası İstanbul depremi ile ilgili haberler neredeyse gün aşırı medyada yer bulurken ve 1999 depreminin üzerinden 9 yıl geçmiş olmasına karşın Marmara ve çevresindeki okul, hastane ve diğer stratejik yapıların, yapı stokunun durumu mühendislik ölçütlerine uygun biçimde belirlenememiştir. Onarım ve güçlendirmelerin olmazsa olmaz koşulları "uygulanması zorunlu kurallar" haline getirilememiştir.

Öncelikle yapı stokunun depreme dayanıklılığının belirlenmesi, depremsellik açısından irdelenerek güçlendirme politikalarının oluşturulması ve gerekli görülen güçlendirme ya da yıkım çalışmalarının yapılması en öncelikli uygulama olmalıdır.

Tüm deprem bölgelerindeki depreme dayanıklılığı yetersiz yapıların takviyeleri için gerekli finansman-yapım-denetim politikaları oluşturulmalıdır.

Mehmet Soğancı
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı