BİLİM İNSANLARI DERSLİKLERDEN SONRA ŞİMDİ DE 8 EKİM'DE ANKARA'DA TMMOB MİTİNGİNDE TALEPLERİNİ SÖYLÜYOR

22.09.2005

8 Ekim 2005 tarihinde Ankara'da yapılacak olan "TMMOB mitingi" için TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı 22 Eylül 2005 tarihinde basın açıklaması yaptı.

Demokrasi gerçek anlamını ancak özgür yurttaşların bilincinde bulur ve gelişir. Çağdaş anlamda eğitimin amacı, bilimsel düşünme yetisine sahip, sorgulayıcı, araştırıcı, yaratıcı ve özgür düşünüp karar verebilme bilincine erişmiş bireyler yetiştirmek ve bu taban üzerinde toplumsal gelişmeyi sağlamaktır. Totaliter yöntemlerle yönetilen toplumlarda ise eğitim özgür yurttaşlar yerine otoriteye ve onun temsil ettiği ideolojiyi sorgulamadan kabul eden tek tip bir toplum oluşturmaya yönelir. Bu nedenle eğitim, temel eğitimden yüksek öğrenime, ana okullarından meslek edinme ve geliştirme eğitimlerine kadar yaşamın her alanında bir bütün olarak ele alınmalıdır. Eğitim ve öğrenim hakkı dil, din ve ırk farkı gözetilmeksizin temel yurttaşlık hakkıdır. Bu temel hakkın kullanılması için eğitim alanı, laik, bilimsel ve demokratik düşünceler ışığında, ülkenin ve halkın çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlenmelidir.
Nasıl bir eğitim sistemi, nasıl bir üniversite sorusuna yanıt verebilmek için ülkemizin bulunduğu sosyo-ekonomik koşullara bakmamız gerekiyor. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı‘nın (UNDP) 7 Eylül‘de yayımladığı İnsani Gelişme Raporu, Türkiye‘nin insani gelişme alanında karşı karşıya olduğu sorunları gözler önüne seriyor. Raporda, insan refahının gelir, eğitim ve sağlık alanını kapsayan UNDP İnsani Gelişme Endeksinde Türkiye, bu yıl 177 ülke arasında 94‘üncü sırada, Okula kaydolma oranı, %68 (177 ülke arasında 111. sırada). Yapılan araştırmalara göre her dört öğrenciden birinin 45 milyon lira ile yaşamak zorunda olduğu, ağırlaşan işsizlik olgusunun gençlerin gelecekle ilgili beklentilerini derinden etkilediği koşullardan üniversitelerdeki eğitim ve öğretim faaliyetinin de etkilenmesinin kaçınılmazdır.
"Özerk üniversite" talebine bir cevap olarak sunulan "mali özerklik" tanımı üniversitelerin özerkliği noktasında gerçek niyetleri ortaya koymaktadır. Bu yolla devletin yüksek öğretim kurumlarının bilim üretmek yerine kaynak bulmak için kendi kaynaklarını pazarlaması işi ile görevlendirilmesinin getireceği sorunlar aşikar olup, bu mantık bugün de benzer şekilde uygulanmaktadır. 1980 sonrasında "vakıf üniversitesi" adı altında mantar gibi çoğalmış özel üniversitelerin, bütçelerinin %45‘ine varan bir bölümün devlet tarafından karşılanmaktadır. Eğitimin bir hak olduğu ve bu haktan yararlanmanın parasal güce bağlanması, hakkın özünü zedeleyici sonuçları da beraberinde getirmektedir. Eğitimin ve bu arada yüksek öğrenimin özelleştirilmesi bilimi metalaştırıcı, üniversiteleri birer ticarethaneye çevirici ve öğrenciyi müşteri konumuna indirgeyici politikalar, üniversiteleri yalnızca belli varlıklı kesimlerin çocuklarına açık hale getirmekten ibaret kalmaz, böyle bir yapılanmanın aynı zamanda, gerçek anlamda bir bilim üretme amacıyla çelişen sonuçlar doğurması da kaçınılmazdır. Türkiye gibi ülkelerde yüksek öğrenimin özelleştirilmesinin kaçınılmaz sonucunun yabancı sermayenin egemenliğini kabullenmek olduğunu da bir gerçektir.
Hükümetin üzerinde çalıştığı yeni YÖK yasası tasarısı ile rektörler ve dekanlar başta olmak üzere üniversitelerdeki tüm yönetim kadrolarının tasfiye edilerek yoğun bir kadrolaşmaya zemin hazırlanmaya çalışılmaktadır.
Ülkelerin gelişmelerinde bilim, teknoloji ve sanayileşme politikalarının öneminin bilinmesine karşın, mühendislik ve mimarlık uygulamaları ve ülke gelişimi için yaşamsal önemi bulunan bilimsel teknolojik araştırma (AR-GE) yatırımlarına çok az kaynak ayrılmaktadır. Üniversitelerimizde bilimsel araştırmalara gerekli kaynaklar ayrılmayarak, bilimsel gelişmelerin önüne geçilmektedir. Sanayi ile ilişkiler toplumun ihtiyaçlarına göre değil, sadece sermayenin ihtiyaçlarına göre yapılanmakta, bilim piyasa ekonomisinin belirlediği amaca yönelik kullanılmaktadır. Dolayısıyla sanayici AR-GE faaliyetlerine yatırım yapmamakta, ihtiyaç duyduğunda üniversitelerin projelerini satın almaya çalışmaktadır. Çalışan onbin nüfus başına düşen Araştırma-Geliştirme (AR-GE) personel sayısı Almanya‘da 143, İsviçre‘de 142, Japonya‘da 138, ABD‘de 77, Hindistan‘da 62, Kore‘de 53 iken Türkiye‘de 7‘dir. Sanayi kesiminin milli AR-GE sistemi içindeki payı ileri ülkelerde % 50‘nin üzerindedir. Örneğin İsviçre‘de % 97, Japonya‘da % 80, Şili‘de % 49 olan bu pay Türkiye‘de % 20 civarındadır.
Mühendislik-Mimarlık-Şehir plancılığı alanındaki eğitimde gerek açılan okullar gerek arttırılan kontenjanlar açısından planlama anlayışının olmaması özellikle belirli bölümlerden mezun mühendis, mimar ve şehir plancılarının istihdam sorununu arttırdığı gibi bu kitlenin mesleki kimliklerinde erozyon yaratmaktadır. Üretim süreçlerinde ortaya çıkan değişim, mühendis ve mimarları yeniden biçimlendirmekte, mesleki formasyonlarını değiştirmekte, İstihdamı daraltmaktadır. İşsizliğin artması ücret politikalarını olumsuz yönde etkilemekte ve mühendisin ve mimarın emeği ile orantılı ücret almalarını engellemektedir.

Mühendis ancak iyi eğitim almış ve yeterli sayıda öğretim üyesi, yeterli laboratuar ve altyapı olanakları ve çağa uygun bir eğitim programı ile yetişir. Her kente bir üniversite açmak yerine mevcut olanların eş ve yeterli olanaklara kavuşması sağlanmalıdır. Ülkemizdeki üniversiteler planlı bir anlayış içerisinde öncelikle sayı bakımından değil, öğretim kalitesi, kütüphane, anfi, laboratuar ve yurt gibi imkanlar ve en önemlisi yeterli ve nitelikli öğretim üyesi bakımından geliştirilmelidir. Politik tercihler sonucu sayıları hızla artan alt yapısı oluşturulmamış üniversiteler açılmakta, yetersiz eğitim programları, öğretim görevlileri, laboratuar, kütüphane, araştırma olanaklarının eksikliğinden kaynaklanan eğitimde eşitlik ilkesinin ihlali söz konusu olmaktadır. Eğitim programlarının hazırlanması sırasında öğrenciler ve öğretim görevlileri söz sahibi olamamaktadırlar. Programlar üniversitelere göre merkezi idarenin denetiminde yapılmakta ve farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Öğrenci sayısının fazlalığı pek çok üniversitelerde dersliklerin ihtiyaçları karşılayamamasına neden olmaktadır, mevcut üniversitelerimizde birçok eksiklikler bulunmaktadır. Bununla birlikte uygulama eğitimin vazgeçilmez bir parçasıdır. Teorik bilgiler laboratuar uygulamaları ile desteklenmelidir. Ancak üniversitelerimizin hemen hemen hepsinde laboratuarlar ya çok yetersiz ya da sadece adının varlığı olarak mevcuttur.

İşte özlediğimiz üniversite:

- Yükseköğretimin kamusal ve herkes için ulaşılması gereken bir hak olduğu kabulünden yola çıkarak, Üniversitelerdeki tüm öğretim ve sosyal hakların parasız BİR ÜNİVERSİTE,
- Öğretim üyelerinin, çalışanların, öğrencilerin tüm söz ve karar süreçlerine katıldığı, katılımcı, paylaşımcı hukuka saygılı BİR ÜNİVERSİTE,
- Emeğe, insan haklarına saygılı, barışın, hoşgörünün hakim olduğu, özerk ve demokratik bilimsel BİR ÜNİVERSİTE,
- Bilim ve teknoloji üreten, üreteni teşvik eden, ödüllendiren BİR ÜNİVERSİTE,
- Topluma dönük eğitimin yerleştirilmesi doğrultusunda, sanayi ile toplumsal yaşam ile etkileşim içinde olan BİR ÜNİVERSİTE,
- Yabancı dil öğreniminin daha uygun koşulları yaratılarak geliştirilen, ana dilde eğitim yapan BİR ÜNİVERSİTE,
- Eğitim kadrolarının ekonomik sorunları insanca yaşayabilecekleri ve hak ettikleri seviyede çözülerek zamanlarını tamamen öğretime ve araştırmaya vermelerinin koşullarının yaratıldığı BİR ÜNİVERSİTE,
- Üniversitelerin tek tek akreditasyon çalışmaları yürütmeleri yerine, üniversiteler arasında eşitsizlikleri ortadan kaldırılması için merkezi politikaların geliştirilerek uygulandığı BİR ÜNİVERSİTE,
- Üniversitenin bütününde çeşitli kademelere seçimle gelinen BİR ÜNİVERSİTE.
Bilim insanları bunları bir kez daha ve topluca söylemek üzere 8 Ekim 2005‘de Ankara‘da TMMOB Mitinginde buluşuyor.

Mehmet SOĞANCI
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı