BİTKİSEL VE YEMEKLİK YAĞLAR SEMPOZYUM VE SERGİSİ

08.05.2008

Hepinizi TMMOB adına saygıyla sevgiyle selamlıyorum. Hepimiz biliyoruz: mühendislik, bilim ve teknolojiyi insanla buluşturan bir meslek. Bizim örgütümüz TMMOB; odağında, öznesinde insanın olduğu bir mesleğin uygulayıcılarının örgütü. İnsan odaklı olmasından dolayı, bizim mesleğimiz onurlu bir meslek ama bir o kadar da sorumlulukları olan bir meslek. Biz, bir yandan insana karşı işlenmiş suçlara karşı çıkıyoruz, öte yandan da insana olan sorumluluklarımızı biliyoruz ve sorumluluklarımızın gereklerini yerine getirmeye çalışıyoruz. Bir yandan üyelerimizin bilimsel temele dayanan çalışmalarını, bilim insanlarının çalışmaları ile birleştiriyor, örgütümüzün deneyimlerinin süzgecinden geçiriyoruz. Bu şekilde ülkenin sorunlarını tespit ediyor, çözüm önerilerini sunuyoruz. Meslek alanlarımız üzerinden Türkiye gerçeklerini ortaya koyuyoruz Bir yandan da üyelerimizin haklarının elde edilmesine, taleplerinin gerçekleşmesine yönelik çabalarda bulunuyoruz. Öte yandan da mesleki denetimin vazgeçilmez ön koşulu olarak gördüğümüz bir çalışmayı, üyelerin uzmanlaşması ve belgelenmesine yönelik çalışmaları da sürdürüyoruz. Biz, sorunlarımızın, toplumun ve halkın sorunlarından ayrı tutulamayacağını da biliyoruz. Sıkıntılı, sancılı, sorunlu bir ülkede yaşıyor olmanın tüm sonuçları mühendis kimliğimizle birlikte, yurttaş kimliklerimiz dolayısı ile yine bizi buluyor. Bunun için yazdıklarımızın sonunda, kamuoyuna duyurularımızın sonunda mutlaka "kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz" diyoruz. TMMOB, mesleki, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda ülkemizdeki mühendisleri, mimarları ve şehir plancılarını temsil etmek, onların hak ve çıkarlarını halkımızın çıkarları temelinde korumak ve geliştirmek, mesleki, sosyal ve kültürel gelişmelerini sağlamak ve mesleki birikimlerini toplum yararına kullanmalarının zeminini yaratmakla yükümlüdür. Bu amaçla, TMMOB mesleki alanlarıyla ilgili gelişmelerin ve politikaların sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel boyutlarını derinlemesine kavramak, yorumlamak ve toplumu bilgilendirmek zorundadır. Bu nedenle de TMMOB, bu politikaların toplum yararına düzenlenmesi için öneriler geliştirir, bunların yaşama geçirilmesi için mücadele eder ve bunların gereği olarak en genel anlamda bağımsız ve demokratik bir Türkiye‘nin yaratılması yönündeki çalışmalarını bütünsel bir anlayışla ve etkinleştirerek sürdürür. İşte bu sempozyum ve benzerleri bu çabalarımızın gerçekleşmesine yönelik çalışmaların önemli bir kesişme noktasını oluşturuyor. Bu çalışmalarda bilim insanlarının ve uzmanların yoğun emek harcayarak oluşturduğu bilgi erişilebilir ve ulaşabilir hale geliyor. Bilgi bu etkinliklerimizde paylaşılıyor. Bizce paylaşılan bilgi en değerli bilgi oluyor. TMMOB ve bağlı odaları iki yıllık çalışma dönemlerinde iki yüzü aşkın etkinlikle kamuoyu önüne çıkıyor. İşte bugün de bu anlayışla oluşturduğumuz bu sempozyumda bir aradayız. Değerli Katılımcılar, Sayılan tüm işlevleri dikkate alındığında, pek çok otorite ve araştırıcı tarafından özet olarak vurgulandığı gibi, yağların canlı yaşamındaki işlevinin, "Yağ tüketimi olmaksızın, insan yaşamı mümkün değildir." şeklinde belirtilmesi, hiç de iddialı bir görüş olmamaktadır. Yazılı ve görsel basımızda bugünlerde yoğun bir biçimde yer alan ve bizce bazen etik olmayan bir biçimde de dile getirilen margarinler zararlı mı faydalı mı tartışmalarına bu etkinlikte ışık tutulacağına da inanıyorum. Değerli katılımcılar, Sıklıkla dile getirdiğimiz gibi sıkıntılı ve sancılı bir ülkede yaşıyoruz. Bu sıkıntı ve sancının yakıcı bir örneğini geçen günlerde gıda alanlarında yaşadık. Daha somutlarsak özellikle pirinç ve ayçiçeği yağı konusu yazılı ve görsel basının gündeminden inmedi. Sadece fiyat artı ve malların yokluğu şeklinde ve karaborsacıların marifeti gibi yansıtılmaya çalışılan konunun altında yatan gerçekleri, konumuz gereği bitkisel yemeklik yağlar tarafını bu etkinliğimizde dile getireceğiz. Dünyada gıda maddesi fiyatlarında son bir yıldır yaşanan fiyat artışları tekrar gözümüzü tarım ve gıdaya çevirmemize sebep oldu. Kamuoyunu gündemine gelen bu konuda ilk olarak bir ikiyüzlülüğe dikkati çekerek sözlerime başlamak istiyorum. Her şeyin piyasanın sihirli elleri ile çözüleceğini dile getirenler yaşadığımız bu güncel krizde hemen devlet müdahalesini gündeme getirmişlerdir. Bir sorun olduğunun bir başka işareti de TBMM Zeytin ve Zeytinyağı ile diğer Bitkisel Yağların üretiminde ve ticaretinde yaşanan sorunların araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla 22 Ocak 2008 tarihinde kurulan Meclis Araştırma Komisyonu çalışmalarıdır. Şu ana kadar ne yapıldığı konusunda kamuoyuna yansıyan bir çalışma duymadık ise de konunun bizde dahil tüm taraflarını dinleyeceklerini umuyoruz. Bir başka umudumuz ise çokça kurulan bu tip Meclis Araştırma Komisyonlarının sonuç raporlarının benzerleri gibi rapor olarak kalmaması bağlayıcı olması. Son yıllarda dünyamız, çok önemli sosyal ve ekonomik olayların beraberinde krizler yaşıyor. Bunların başında da ABD kaynaklı finans piyasalarını alt-üst eden "mortgage krizi" gelmektedir. Krizin başlamasıyla birlikte tüm dünyada, "hedge fonları" dediğimiz büyük yatırım fonları, finans piyasalarından, emtia piyasalarına kaymışlar, burada da tarım ürünleri emtia piyasalarına el atmışlardır. Büyük miktarlarda tarım ürünleri alımı gerçekleştirerek, spekülatif bir artışa neden olmuşlardır. Ancak, özellikle dünya nüfusunda yaşanan artış ve artış hızı dikkat çekici bir durumdur. Bu artışa paralel olarak son yıllarda ekonomilerinde ve gelir düzeylerinde sıçrama yaşanan Hindistan, Çin vb. ülkelerin, geleneksel beslenme biçimlerini terk etmesi, gıda ihtiyaçlarının çeşitlenmesi ve tüketimlerinin artması önemli bir unsur olarak kayda geçmektedir. Bunun yanı sıra "enerji tarımı" olarak da nitelendirebileceğimiz, tarım ürünlerinin çevreci yakıt olarak isimlendirilen biyoyakıt ve biyoethanol üretiminde kullanılması da ana tarımsal ürünlerde artışa neden olmaktadır. Bugün; FAO değerlendirmelerine göre, ekim alanlarının ve üretimlerinin tüm dünyada artmasına rağmen, buğday, mısır, şeker kamışı, ayçiçeği vb. tarımsal ürünlerin, biyoyakıt üretiminde hammadde olarak kullanılmasından dolayı fiyatlar sürekli artmaktadır. Birçok üretici ülke, kendi iç piyasalarını rahatlatmak için bugünlerde, yukarıda saydığımız ürünlerin ihracatlarına kota ve vergi koymak suretiyle ticaretini de zorlaştırmaktadır. Dünyada küresel ısınma nedeniyle yaşanan iklim değişikliği ve yaşanan kuraklık tarım ürünlerinde rekolte düşüşlerine sebep olmuştur. Petrol fiyatlarındaki artışlar gübre ve nakliye ücretlerinin artması da eklenince gıda fiyatlarında da fiyat artışları yaşanmasına sebep olmuştur. Yağ fiyatları da en fazla artış yaşanan gıda maddelerinden biri olmuştur. Değerli katılımcılar, Nüfusumuz artmakta, buna karşılık tarım ve hayvancılık üretimi ya yerinde saymakta ya da gerilemektedir. IMF/Dünya Bankası patentli reform projesi bu sürece ivme kazandırmıştır. Konumuz olanlar açısından soya fasulyesi üretimi dramatik bir şekilde 162 bin tondan 50 bin tonlara gerilemiştir. Ayçiçeği üretimindeki düşüşlerde dramatiktir. Buna karşılık yıllık bitkisel yağ açığı yaklaşık 1 milyon ton ham yağ ya da karşılığı yağlı tohumdur; her yıl yağlı tohum ve ürünleri ithalatı için ödenen bedel 1 milyar doların üstündedir. Bitkisel yağ açığını kapatmaya çalışan Türkiye, üretici desteğini arttırdı ancak rakamlar beklenenin altında kaldı. Günümüzde yağ ithalatının 2 milyar dolara çıkacağı söylenirken, yaklaşan küresel bir yağ krizine de dikkat çekmek gerekiyor. Biyoyakıt hedefleri nedeniyle dış alımını artıran Avrupa Birliği (AB) ülkeleri nedeniyle bitkisel yağ krizi yaşanacağı ve yerli üretimini arttıramayan Türkiye‘nin de bu kaostan payını alacağı bizce çok ta yanlış öngörüler değil. İthalat yapacak yağ ülkesi bulamayabileceğimiz gibi, bulduğumuz yağa da giderek yükselen bir fiyat ödeyeceğiz. Dünya bitkisel yağ üretiminin, talebin gerisinde kaldığının açık olduğu günümüzde, Avrupa başta olmak üzere dünya ülkelerinin bitkisel yağ krizine koştuğu söylenebilir. Yemeklik yağ ihtiyacını karşılayamayan Türkiye‘nin biyoyakıt ihtiyacını da ithalatla karşılamak durumunda kalacağı ortadadır. Kanola, soya fasulyesi, ayçiçeği ve aspir... Bunlar beslenme zincirinde önemli bir yer tutan yağ bitkileri. Özellikleri bununla da sınırlı değil. Çünkü ABD ve Avrupa ülkelerinde "geleceğin enerji güvencesi" olarak tanımlanıyorlar. İçerdikleri yağ nedeniyle mazot üretiminde kullanılan bu bitkilerin yakın gelecekte tükenmesi beklenen fosil yakıtların yerini alması bekleniyor. Gelişmiş ülkeler son birkaç yıldır tükettikleri yakıtta biyoyakıtın payını artırıyor. Karışım oranlarına ilişkin kriterler belirliyorlar. Buna göre Türkiye`nin 2006‘da kullandığı mazotun yüzde 2‘sinde, 2007`de de yüzde 2,75‘inde biyoyakıt kullanması gerekiyor. Bir diğer ifadeyle yılda 12 milyon ton motorin kullanan Türkiye`nin sadece bu direktife uyabilmesi için yaklaşık 300 bin ton bitkisel yağ üretmesi gerekiyor. Ancak yıllardır yemeklik yağ ihtiyacını bile ithalatla kapatmaya çalışan Türkiye, AB`nin biyoyakıt direktiflerine yetişmekte de ciddi sıkıntı çekiyor. Türkiye‘nin yıllık yağ üretimi yaklaşık 1 milyon ton. Tüketim ise üretimin 2 katından fazla. Yine yaklaşık yılda 1 milyon ton açık veriliyor. Açığı üretim artışı yerine ithalatla kapatma formülünü uygulayan Türkiye, her yıl daha fazla bitkisel yağ ve türevini ithal ediyor. 1989‘da 564 bin tonla sınırlı olan yıllık yağ, yağlı tohum ve küspe ithalatı bugün 2 milyon 500 bin tonlara ulaşmış durumda. Aynı dönemler arasında 335 milyon dolarlık ithalat bedeli, bugün 1 milyar 300 bin doları aşıyor. Nüfus artışına bağlı hesaplamalara göre önümüzdeki birkaç yıl içinde yağ bitkilerine harcanan dövizin 2 milyar dolarlara dayanması bekleniyor. Biyoyakıtla gelen 240 bin ton baskısı da bu artışın tuzu biberi olarak görülüyor. Türkiye 2000‘lerin başlarından bu yana IMF ve Dünya Bankası‘nın direktifleri doğrultusunda Tarımsal Reform Programı (ARIP) uygulamaktadır. Bu programın amacı; ürün ve girdiye dayalı desteklerin kaldırılarak, yerine sahip olunan arazi büyüklüğüne dayalı bir gelir destek programının uygulanmasıdır. Ancak, tarımda yapısal sorunlarını aşamamış, devlet desteğine gereksinim duymayacak bir aşamaya ulaşamamış ülke olan Türkiye‘nin ARIP bağlamında geliştirilmesi hedeflenmiş olan liberalleştirme politikası, ülkenin tarımsal altyapısına uygun değildir. Dünya Bankası tarafından verilen tarımsal uyum kredileriyle de desteklenen bu program, tarım sektöründe kapitalist paylaşım ilişkilerinin kurulmasına dönüktür. Bu krediler tarım sübvansiyonlarının kaldırılması, kamuya ait tarım işletmelerinin özelleştirilmesi, tarım satış kooperatiflerinin işlevsiz hale getirilmesi ya da tasfiyesi ve kırsal nüfusun azaltılması gibi alanlarda kullanılmaktadır. Özelleştirme ile tarımsal KİT‘lerin tasfiyesinin edilmesinin ardından, tarım kesimi liberalleştirme adı altında uluslararası tekellere açılmaktadır. Tarım kesiminin GSMH‘den aldığı pay gittikçe düşmekte ve özellikle küçük tarım üreticileri yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Hayvancılık neredeyse tümüyle tasfiye edilmiş durumdadır. Her kriz döneminin faturası ücretlilere, kent yoksullarına ve köylülere çıkartılmaktadır. 2000 yılı başından bu yana uygulanan IMF/Dünya Bankası dayatmalı programların etki ve sonuçları belki de en açık biçimde tarım kesimindeki değişimde ortaya çıkmıştır. Bu politikaların ülkemizin tarımsal yapısı üzerinde yarattığı sonuçlar, İlgileneler Dünya Bankası tarafından 9 Mart 2004 tarihinde yayımlanan "Türkiye‘de Tarım Sektörü Destekleme Reformunun Etkilerine Bir Bakış" başlıklı raporu okuyabilirler. IMF ve Dünya Bankası reçeteleri, Türkiye‘yi tarımda kendine yeter bir ülke olmaktan tümüyle çıkarıyor, küçük ve orta ölçekli işletmelerden oluşan Türkiye tarımını çökertiyor, tarım üretimden pazarlamaya değin uluslararası tekeller ve onların yerli acentelerinin denetimine giriyor. Uluslararası sermayenin tarımdaki kontrolü artarken, tarımsal üretim Türkiye insanının gereksinimlerine göre değil, tekellerin ihtiyaç ve yönlendirmelerine göre ve onların belirlediği koşullarda yapılıyor. Yerli üreticiler -şimdilik- ‘‘sözleşmeli çiftçi‘‘ adı altında bu tekellerin ‘‘taşeronu‘‘ olmaya hazırlanıyorlar, tamamen tasfiye edilecekleri günler ise çok uzak gözükmüyor. Türkiye, pek çok iklim ve toprak tipinin görüldüğü bir ülke olması nedeniyle çok zengin bir bitki çeşitliliğine sahip olmasına rağmen, IMF ve Dünya Bankası tarafından yönlendirilen programlarla tarımı bitirilmek üzeredir. 1990‘larda yaklaşık 28 milyon hektar olan ekim alanları, bugün 27 milyon hektara gerilemiştir. Buğday üretiminin bu yıl 19 milyon tonun altına düştüğü tahmin ediliyor. Bitkisel yağ açığına karşın geçen yıl 850 bin ton olan ayçiçeği üretiminde bu yıl 50 bin tonluk bir düşüş yaşanmıştır. Ekim alanları daralıyor, üretim düşüyor, ihracat geriliyor, ithalat artıyor, çiftçi yoksullaşıyor. Tarımının bu sarmaldan kurtulabilmesi için, çokuluslu tarım tekellerinin ihtiyaç ve yönlendirmelerine göre değil, Türkiye insanının ihtiyaçlarına ve ülkenin doğal -iklim ve toprak- koşullarına göre oluşturulacak bir tarım programı hayata geçirilmelidir. Ve ek olarak böylesi bir tarım politikası ile bağlantılı bir sanayi programını da belirlemelidir.