
EMEK PLATFORMU 5283 SAYILI YASAYA İLİŞKİN GÖRÜŞLERİNİ CUMHURBAŞKANI'NA İLETTİ
59. Hükümetin "Sağlıkta Dönüşüm Programı" çerçevesinde Sağlık Kurumları'nın Sağlık Bakanlığı'na devredilmesi ile ilgili yasa tasarısını Emek Platformu'nun tüm uyarılarına karşın yasalaştırması üzerine Emek Platformu yasa hakkındaki görüşlerini 14 Ocak 2005 günü Cumhurbaşkanı'na iletti.
59. Hükümetin "Sağlıkta Dönüşüm Programı" çerçevesinde Sağlık Kurumları‘nın Sağlık Bakanlığı‘na devredilmesi ile ilgili yasa tasarısını Emek Platformu‘nun tüm uyarılarına karşın yasalaştırması üzerine Emek Platformu yasa hakkındaki görüşlerini 14 Ocak 2005 günü Cumhurbaşkanı‘na iletti.
Toplantıya, Emek Platformu Dönem Sözcüsü ve TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı ile Türk - İş Genel Başkanı Salih Kılıç, Hak - İş Genel Başkan Yardımcısı Mahmut Arslan, DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, KESK MYK Üyesi İhsan Avcı, BASK Genel Başkanı Resul Akay, Türkiye İşçi Emeklileri Derneği Genel Başkanı Satılmış Çalışkan, Tüm İşçi Emeklileri Derneği Genel Başkanı Kazım Ergün, Tüm İşçi Emeklileri Derneği Genel Sekreteri Recep Orhan, Türk Tabipleri Birliği 2. Başkanı Metin Bakkalcı, Türk Veteriner Hekimleri Birliği Genel Başkanı Mustafa Altıntaş, TÜRMOB Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Akın katıldılar.
Cumhurbaşkanı‘na sunulan görüş ve değerlendirme :
Sayın Cumhurbaşkanımız,
6 Ocak 2005 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nde kabul edilerek onaylarınıza sunulan 5283 sayılı Bazı Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Ait Sağlık Birimlerinin Sağlık Bakanlığı‘na Devredilmesine Dair Kanun hazırlanma yöntemi ve yaratacağı sonuçlar açısından ciddi sorunlar ve hukuka aykırılıklar taşımaktadır.
Emek Platformu üyeleri olarak, konuya ilişkin görüşlerimizi bilgilerinize sunmayı, üstlendiğimiz toplumsal görevlerin bir gereği olarak görüyoruz.
Anayasanın 2. maddesinde belirlendiği gibi, devletin temel niteliklerinden biri sosyal hukuk devleti ilkesidir. Sosyal hukuk devleti, temel hak ve özgürlükleri en geniş ölçüde sağlayan ve güvence altına alan, toplumsal gerekleri ve toplum yararını gözeten, kişi ve toplum yararı arasında denge kuran, toplumsal dayanışmayı üst düzeyde gerçekleştiren, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak eşitliği, sosyal adaleti sağlayan, çalışma hayatının gelişmesi için önlemler alarak çalışanları koruyan, milli gelirin adil bir biçimde dağıtılmasını sağlayan devlettir. Anayasa Mahkemesi de bu yorumu benimsemektedir.
Sosyal devletin gerçekleşme araçlarından biri olan sosyal güvenlik, yoksulluk karşısında ve gelecek kaygısı ile duyulan güvenlik gereksiniminin sonucu olarak ortaya çıkmış ve somutlaşmış bir kavramdır. Özünde, bireyin karşılaşacağı ve yaşamı için tehlike oluşturan olaylara karşı bir güvence sağlayan sosyal güvenlik; bir yönüyle bu düşünceyi ve sosyal devletin temel felsefesini, diğer yönüyle de sosyal devlete işlerlik kazandıran kurumsal yapıyı tanımlamaktadır.
Ülkemizde, sosyal güvenlik sistemi, Sosyal Sigortalar Kurumu, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı‘ndan oluşan ve prime dayalı olarak finanse edilen sosyal sigortalar ile sosyal yardımlardan oluşan ve genel bütçeden karşılanan karma bir sistem niteliğindedir. Primli sisteme, benzer modellerin geçerli olduğu bir çok ülkede olduğunun tersine devlet prim ödeyerek katılmamakta, sağlık ve emeklilikle ilgili uzun ve kısa erimli sigorta dallarının uygulanması sonucu ortaya çıkan açıklar, genel bütçeden yapılan kaynak aktarımı ile karşılanmaktadır.
Bugün, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşları tarafından önerilen ve iş başında bulunan Hükümetin uygulamakta kararlı olduğu anlaşılan ekonomi politikalar açısından, toplumsal amaçlı bu kaynak aktarımı bir engel olarak görülmektedir. Öte yandan yine bu ekonomik programların bir bütünleyicisi olarak, sağlık ve sosyal güvenlik gibi toplumsal nitelikli ve kamu eliyle yürütülen hizmetlerin özel sektöre devredilmesi doğrultusunda bir politika yaygınlaştırılmaktadır.
Uluslararası finans kuruluşlarının önerileri ve Hükümetle aralarında yapılan anlaşmalara uygun olarak bu politikalar, önce fiili durum yaratılarak uygulamaya konmakta, ardından da tüm toplumsal karşı çıkışlara ve olası tüm olumsuz sonuçlara karşın, hukuksal düzenlemelerle kurumsallaştırılmaktadır.
Hükümet, sağlık ve sosyal güvenliği temel bir hak olmaktan çıkararak, bu alanları piyasaya açmak ve kamu hizmeti üreten kurumları da, yerelleştirerek özelleştirmek amacıyla bir program uygulamaktadır. Bu programın bir yanını "Sağlıkta Dönüşüm Programı" kapsamında Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen, Sağlık Bakanlığı Hastanelerinin satışı, Aile Hekimliği gibi girişimler, diğer yanını da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından çalışmaları sürdürülen "Sosyal Güvenlik Reformu" oluşturmaktadır.
Hükümet, bir yandan SSK‘yı tasfiye eden ve tüm yurttaşların prim ödeyerek yararlanacakları, sağlık hakkını sağlık yardımına dönüştüren bir sağlık sigortası olan Genel Sağlık Sigortası; tüm çalışanları kapsayacak ve emeklilik yaşını, prim ödeme gün sayısını yükselterek, emekli aylıklarını düşürecek Emeklilik Sigortaları ve sosyal güvenlik kuruluşlarını birleştirecek Sosyal Güvenlik Kurumu ile ilgili yasa taslakları konusunda çalışma yürütmekte ve bu amaçla Sosyal Güvenlik Yüksek Danışma Kurulunu toplantıya çağırmaktadır.
Öte yandan, Hükümet, aynı programın bir parçası olan ve hiçbir biçimde toplumsal taraflarla görüşülmeyen bir konuda bir fiili durum yaratmaktadır. Hükümet, Parlamento dışı ve Parlamento içi etkin karşı çıkışı göz ardı ederek, üstelik Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı‘nın uyarılarını da değerlendirmeyerek, SSK Hastanelerinin Sağlık Bakanlığı‘na devrini öngören yasa tasarısını, TBMM Genel Kuruluna getirmiş ve yasalaştırmıştır.
Hükümet, sosyal güvenlik sisteminde gerçekleştireceği reformla, adil ve kolay erişilebilir bir hizmet, eşit hak ve yükümlülükler, yoksulluğa karşı etkin koruma ve mali açıdan sürdürülebilirliğin sağlanacağını ileri sürmektedir. Oysa, siyasal iktidar, sosyal güvenlik sisteminin sorunlarını çözmeyi amaçlamadığını sosyal tarafları dışlayarak göstermiştir.
5283 sayılı Bazı Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Ait Sağlık Birimlerinin Sağlık Bakanlığı‘na Devredilmesine Dair Kanun ile Genel Sağlık Sigortası Kanun Tasarısı, Emeklilik Sigortası Kanunu Tasarısı ve Sosyal Güvenlik Kurumu Kanun Tasarısı taslakları birlikte değerlendirildiğinde, siyasal iktidarın, ülkenin ekonomik, sosyal, siyasal, demografik ve hukuksal sorunlarını irdelemeden ya da bir kenara bırakarak, ileri sürdüğünün tersine, finansal kaygılarla, sistemi alt üst edecek bir girişim başlattığı görülmektedir.
Hükümet, tüm yurttaşların temel hakları arasında olan sağlık hakkını ve sosyal güvenlik hakkını içinde barındıran sosyal güvenlik sistemini bir bilinmezliğe taşımaktadır.
Bunun kanıtları, yasalaşan 5283 sayılı Bazı Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Ait Sağlık Birimlerinin Sağlık Bakanlığı‘na Devredilmesine Dair Kanun‘un Genel Gerekçesi‘nde bulunmaktadır. Hükümet, yasayla ulaşacağı son noktayı, "kamu yönetimi reformu ve yeniden yapılanma çerçevesinde sağlık kuruluşları mahalli idarelere devredilecektir" biçiminde tanımlamakta; dolayısıyla, gerçekte sağlık kuruluşlarının merkezileşmesini değil, yerel yönetimlere aktarılmaları için geçiş sürecinde tek elde toplamayı istemektedir. Genel Gerekçe‘de ortaya konulan yaklaşım ile sağlık hizmetinin tek elde toplanarak merkezileşmesi sonucu ortaya çıkacağı ileri sürülen olumlu görünümün gerekçesi, çelişmektedir. Kaldı ki, 5220 sayılı Yasa ile Sağlık Bakanlığı hastanelerinin satışına olanak sağlayan düzenleme daha önce yapılmıştır. Geçiş süreci olarak öngörülen 5 yıllık dönemde, öncelikle tüm sağlık birimlerinin Sağlık Bakanlığı‘nda toplanması ve ardından yerel yönetimlere devredilerek özelleştirilmeleri amaçlanmaktadır.
Siyasal iktidarın, bu sürecin sonuçlarına ilişkin hiçbir öngörüsü olmadığı gibi, geçiş döneminin alt yapısı da hazırlanmamıştır. Yasa gerekçesinde "... sağlık birimlerinin devir işlemleri hazırlık sürecini gerektirdiğinden, devredilecek birimlerin taşınır, taşınmaz, tıbbi donanım ve personelinin tespiti ve SSK‘ya ait olan mal bedellerinin tespiti için oluşturulması öngörülen komisyonların bir an evvel çalışmaya başlaması"nın gerekli olduğu belirtilmektedir. Toplumsal açıdan bu denli önemli olan ve olası sonuçlar nedeniyle boşluk tanımayan bir duruma ilişkin, bu yaklaşımla gerçekleştirilecek bir yönetsel işlem; bir düzenlemeden çok, kaosa neden olacaktır.
Katılımcı demokrasilerde siyasal iktidarlardan beklenen, temel haklar konusunda toplumla uzlaşmalarıdır. Bu uzlaşma, var olan toplumsal düzeneklerin işlerliği ile sağlanır. Sağduyulu ve hukuka bağlı bir siyasal iktidar, politika ve uygulamalarında kamu yararı ve toplumsal oydaşmayı, kurumsal işleyişi gözeterek ve güçlendirerek sağlar.
Ne yazık ki, ülkemizde bu işleyişin sağlıklı ortamı, tartışma ve uzlaşma koşulları bulunmamaktadır. Çünkü Hükümet, toplumsal uzlaşı ve oydaşma gereği duymamaktadır. Her girişimde konu ile ilgili toplumsal taraflar dışlanarak, IMF ve Dünya Bankası‘nın istediği koşullar geçerli kılınmaktadır. Bu uygulamaların bir sonucu olarak, kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinden sorumlu olan devlet aygıtı, her geçen gün bu alandan çekilmektedir. Devletin temel amaç ve görevleri dönüştürülerek, Anayasa‘nın 2. maddesi ile güvence altına alınan sosyal hukuk devletinin alanı daraltılmaktadır.
5283 sayılı Yasa, Anayasa‘nın 2. maddesi yanında, 7, 8, 123, 35, 46 ve 56. maddelerine de aykırılık oluşturmaktadır. Yasamanın Anayasa ilkelerine aykırı yetki kullanması söz konusu olamayacağı gibi, yürütmenin yasallığı ilkesi gereği, yasayla düzenleneceği Anayasada öngörülen bir konuda yasama organının, sınırsız, belirsiz, bir geniş alanı düzenleme yetkisini yürütmeye bırakması da kabul edilemez bir durumdur.
Sosyal güvenlik, toplumun tüm bireyleri için temel bir hak, bunu gerçekleştirmek ise devletin Anayasal görevidir. Bu nedenle, sosyal güvenlik, kamu hukuku içinde yer almakta olup, önemli bir kamu hizmetinin yürütülmesini düzenlediğinden idare hukukunun bir parçasıdır. Özel hukuk hükümlerine tabi bir kamu tüzel kişiliği olan Sosyal Sigortalar Kurumu da, bu hukuk sistemi içinde yer almaktadır. Önemli bir kamu hizmetini yerine getirmeyi üstlenmiş ve finansmanında devletin hiçbir katkısı olmamış, bir yerinden yönetim kuruluşu olan SSK‘nın personeli ile birlikte tüm mal varlığına yasayla el konulmuştur.
4958 sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu‘nun kuruluş başlığını taşıyan 1. maddesi, "506 sayılı ve 2925 sayılı yasa kapsamında olan sigortalıların, sosyal güvenliklerini sağlamak ve diğer kanunlarla verilen görevleri yerine getirmek üzere; kamu tüzelkişiliğine haiz, idari ve mali özerkliğe sahip, özel hukuk hükümlerine tabi Sosyal Sigortalar Kurumu kurulmuştur. Kurum, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının bağlı kuruluşu olan Sosyal Güvenlik Kurumunun ilgili kuruluşudur" demektedir. Bu tanımdan anlaşılacağı üzere, Sosyal Sigortalar Kurumu, devletin asli görevi olan sosyal güvenlik hizmetini sunan, mali ve yönetimsel açıdan özerk, Anayasa‘nın 123. maddesinde tanımlanan yerinden yönetim kuruluşudur.
Uyuşmazlık Mahkemesi, bir kararında SSK‘nın hukuki statüsünü "...bir kamu kuruluşu olmakla birlikte faaliyetlerinde özel hukuk ve kamu hukukuna tabi bir ikili görünüm" taşıdığı biçiminde belirlemiştir. SSK, kamusal nitelikli hizmet yürüttüğünden, yaptığı sosyal sigorta işlemleri Ticaret Kanunu hükümlerine tabi değildir. Kurum hakkında, özel sigorta şirketlerine uygulanan yasa hükümleri uygulanmaz; sözleşme ve ticari işlemlerinden dolayı iflasa tabi değildir; kurumlar vergisi ve veraset ve intikal vergisinden bağışıktır. SSK‘nın sunduğu hizmetin kamu hizmeti olması nedeniyle kurumun malları Ceza Hukuku ile ilgili koruyucu hükümler ve ayrıksı uygulamalar kapsamındadır.
Yasa koyucu, kurumun mallarının Ceza Hukuku açısından korunmasını amacı dışında yorumlayarak kurum mallarını devlet malı olarak kabul etmiş ve Sağlık Bakanlığı‘na devretmiştir. Oysa, Kurumun malları (taşınır-taşınmaz) özel hukuk hükümlerine tabi olup, kamu emlakından sayılmaz. Bu nedenle söz konusu malların satılması, kiralanması, üzerinde rehin, sınırlı ayni hakların tesis edilmesi Yönetim Kurulu kararıyla olanaklıdır.
5283 sayılı Yasa, işçi ve işverenlerin ödedikleri primler ile kurulmuş ve devletin asli görevini üstlenmiş bir kurumun mal varlığını devrettiğinden, Anayasa‘nın mülkiyet hakkı ile ilgili 35. maddesine aykırılık oluşturmaktadır. Öte yandan, mülkiyet hakkı, yalnızca kamu yararı açısından sınırlanabileceğinden; kamu yararına, kamu hizmeti sunan bir Kurumun mal varlığına el konulmasında nasıl bir kamu yararı gözetildiğini yasanın gerekçesinden belirlemek, olanaklı olmamıştır.
Yasa, aynı zamanda Anayasa‘nın 46. maddesine de aykırıdır. Yapılan iş bir kamulaştırma işlemi ise, özel hukuk hükümlerine tabi olan Kurumun mal varlığı ile ilgili bu işlemin Kamulaştırma Yasası hükümlerine göre gerçekleştirilmesi gerekirdi. Oysa, Yasa‘nın 4. maddesi, açık olarak, Kurumun taşınır-taşınmaz ve taşıtlarının rayiç bedeli karşılığında Sağlık Bakanlığı‘na devrinden söz etmektedir. Ancak, devir işlemi ile ilgili olarak başlangıçta belirlenmiş bir bedel olmadığı gibi, bu belirleme görevi de bir komisyona devredilmiştir.
SSK‘nın malvarlığının karşılığının saptamasına ilişkin işlemlerin bir komisyona bırakılması Anayasa‘nın 7. maddesine aykırıdır. Yasama organı, yetkisini yürütmeye bırakmıştır. Anayasa Mahkemesi kararlarında ortaya çıkan ölçüt, "Yürütmenin"klasik düzenleme yetkisi, idarenin kanuniliği ilkesi çerçevesinde sınırlı ve tamamlayıcı bir yetki durumundadır. Bu bakımdan "yasalarda düzenlenmemiş bir alanda yürütmenin subjektif hakları etkileyen bir kural koyma yetkisi bulunmamaktadır. Yasa ile yetkili kılınmış olması da sonuca etkili değildir... uygulamaya ilişkin esasların tespiti yönünden yürütmeye verilen yetkinin genişliği ve belirsizliği açıkça ortadadır. Yasada, esasla alakalı bir çok yönler düzenlenmemiştir. Bu durum, açıkça bir yetki devridir.." Anayasa Mahkemesi‘nin 1985/7 sayılı bu ve benzer kararlarında yasama yetkisinin yürütmeye devredilmeyeceğinin hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmaz gereği olduğu vurgulanmıştır.
Anayasa Mahkemesi‘nin 06.07.1995 gün ve 1995/27 sayılı kararında hukuk devleti, "...tüm işlem ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu bilen, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa‘ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, Anayasa ve hukuk kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık olan, Yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ile Anayasanın bulunduğu bilincinden uzaklaşmayan devlet" biçiminde tanımlanmıştır.
Yasama organı bu gereklere uygun davranmak yerine, 5283 sayılı Yasayı kabul ederek, Yüce Makamlarına onay için sunmuştur.
Ancak, SSK Hastanelerinin devri ile ilgili olarak, ulus adına egemenlik yetkisini kullanan TBMM‘nin iradesinin oluşması ve onaylarınız bile beklenmeden, Sağlık Bakanlığı 29.12.2004 günlü bir Genelge ile gerekli hazırlıkların yapılması için Valilikleri görevlendirmiştir.
Sayın Cumhurbaşkanımız,
Emek Platformu üyeleri olarak, bu yasayı; Anayasa ile belirlenen sosyal hukuk devleti ilkelerine aykırılık oluşturduğundan, mülkiyet hakkını ihlal ettiğinden, yasalaşması sürecinde bir toplumsal uzlaşma aranmadığından ve toplumsal oydaşma sağlanmadığından, çalışanların sağlık ve sosyal güvenlik haklarını tehdit ettiğinden, kabul edilemez buluyoruz.
Ayrıca belirttiğimiz nedenlerle, bu yasanın uygulanması ile ortaya çıkacak sonuçların, gelecekte toplumsal çözülme ve kaos yaratmasından kaygı duyuyoruz.
Düşünce ve kaygılarımızı, takdirlerinize arz ediyoruz.
En derin saygılarımızla,
TÜRK-İŞ
HAK-İŞ
DİSK
KESK
TÜRKİYE KAMU-SEN
MEMUR-SEN
BASK
TÜRKİYE İŞÇİ EMEKLİLERİ DERNEĞİ
TÜM İŞÇİ EMEKLİLERİ DERNEĞİ
TÜM BAĞ-KUR EMEKLİLERİ DERNEĞİ
TMMOB
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ
TÜRK DİŞ HEKİMLERİ BİRLİĞİ
TÜRK ECZACILARI BİRLİĞİ
TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
TÜRK VETERİNER HEKİMLERİ BİRLİĞİ
TÜRMOB


