
EMEK PLATFORMU BÖLGE TOPLANTILARINDA TMMOB ADINA KONUŞMALAR YAPILDI
16 Şubat Çarşamba "81 ilde İktidarı Uyarı" eyleminden önce gerçekleştirilen bölge toplantılarında TMMOB adına da konuşmalar yapıldı.
16 Şubat Çarşamba "81 ilde İktidarı Uyarı" eyleminden önce gerçekleştirilen bölge toplantılarında TMMOB adına da konuşmalar yapıldı.
5 Şubat 2005‘te Samsun Bölge Toplantısında TMMOB Yürütme Kurulu üyesi Baki Remzi Suiçmez şunları söyledi:
Değerli Emek Platformu Bileşenlerinin Üyeleri, Basın Emekçileri ve Konuklar,
Dünyayı neoliberal politikalar doğrultusunda dönüştürmeyi amaçlayan Küreselleşme süreci, farklı evrelerden geçerek bugünkü halini almıştır ve sürekli bir dönüşüm içindedir. Ülkemizde uygulanan ekonomik ve siyasal programın temel felsefesini, dünyada yaşanan gelişmelerden bağımsız olarak değerlendirmek olanaklı değildir. Bu bağlamda, Türkiye de bu dönüşüm evrelerinin içinden geçerek sistemle entegrasyon süreci yaşamaktadır. Bu entegrasyonun ilk adımları 12 Eylül darbesiyle atılmış ve serbest piyasacı ekonomik modelin hakim kılınmasıyla hızlı bir değişim yaşanmaya başlanmıştır. İthal ikameciliğin yerine serbest piyasa ve ihracata dayalı büyüme modeli esas alınarak yeni bir gelir ve paylaşım stratejisi ortaya konmuştur. Küreselleşen dünya ekonomisiyle eklemlenme süreci ise, kesintisiz ve düz bir hatta ilerlememektedir.
Türkiye, 1980‘li yıllardan itibaren uluslararası sermayenin yukarıda sözü edilen istemlerine uygun olarak enerjiden haberleşmeye, eğitimden sağlığa, tarımdan sosyal güvenliğe kadar hemen tüm alanlarda yapısal bir değişim programına tabi tutulmaktadır. Bu süreçte artan bir ivmeyle sanayi yatırımları azalmakta, çiftçi tarladan uzaklaşmakta, işsizlik oranı büyümekte, çıkan krizlerin sık ve dayanılmaz boyutları yoksullaşma sürecini kronik hale getirmektedir.
Son dönemlerde ekonomik göstergelerde gözlenen iyileşmelerin temelinde üretim, yatırım, istihdam, teknolojik gelişmeler gibi nedenler değil, temelde iş gücü üzerindeki baskılar yer almaktadır. Bu çerçevede istihdam daralmakta, işsizlik artmakta ve ücretler gerilemektedir. Bu durumdan, tüm emek kesimleri gibi, mühendis-mimar ve şehir plancıları da büyük çapta olumsuz olarak etkilenmektedir.
AB‘ne üye olma sürecinde, Gümrük Birliğine geçişte olduğu gibi, uyum paketleri yürürlüğe konmakta, ilerleme raporları ile birtakım istekler dayatılmaktadır. AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerde önemli olan ve üzerinde dikkatle durulması gereken konu, AB‘nin önceki üyelerden adaylık sürecinde istemediği ekonomik konuları Türkiye‘den istemesidir. AB‘ye üyelik sürecini daha önce tamamlayan ülkeler için izlenen süreç, siyasi konuların yerine getirildikten sonra adaylığın gerçekleşmesi ve ardından ekonomik uyumun gerçekleştirilmesidir. AB Türkiye‘den ise IMF programlarına tamamen uymasını istemektedir. Oysa AB, IMF programlarının uygulamış olduğu diğer ülkeler gibi Türkiye‘nin de yoksullaştırıldığını bilmekte ve kabul etmektedir. Ayrıca, AB üyesi ülkelerin sosyal politika kazanımlarının varlığına karşın, AB‘nin sosyal politikaya yönelik bir düzenlemesi yoktur. Bu nedenle, 15 günde 15 Yasa kapsamında Tütün ve Şeker sektörünü yıkıma sürükleyecek yasaların çıkarılması dayatılırken, kamu emekçilerine grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkını içeren bir yasa İlerleme Raporları içerisinde yer almamaktadır.
Bu saptamalar ışığında son dönemde çıkarılan yasalarla; sermaye dolaşımının ve hizmet sektörleri ticaretinin serbestleştirilmesi, bunların önündeki engellerin kaldırılması, ulusal sınırların yok edilmesi, kamu yönetimi ve denetiminin daraltılması, toplumsal refleksin yok edilmesi, doğal zenginliklerimizle ilgili yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesi, özelleştirme ve serbest piyasa yöntemleri ile elden çıkarılması, devletin planlama, yönlendirme ve denetleme işlevlerinden ve sosyal devletten uzaklaştırılması hedeflenmektedir. Bu yasalar, mühendislik, mimarlık uygulamalarını da birçok alanda doğrudan ve olumsuz etkileyecek hükümler içermektedir.
Bundan dolayı TMMOB, diğer emek örgütleriyle birlikte, bundan önce olduğu gibi, bundan böyle de; IMF ve sermaye çevrelerinin değil halkın çıkarı için yasa çıkarılması talebini sahiplenmek ve yükseltmek durumundadır. TMMOB olarak, kamu emekçileri sendikaları ve işçi sendikaları ile birlikte mücadele ediyoruz, edeceğiz. Çünkü bu saldırı, emek cephesine, üretim ekonomisine, sosyal devlete yapılmaktadır. GATS süreci ile hizmet alanları küresel sermayeye açılırken, yabancı mühendis ve mimarların girmesi ile ülkemizde kendi alanımızda çalışamama tehdidi ile karşı karşıyayız. Bütçenin faiz ödemelerine ayrıldığı, üretim ve yatırıma kaynak ayrılmadığı süreçte, mühendis ve mimarlara da yaşam alanı kalmayacağını biliyoruz. Bu olumsuz koşullar ve ciddi tehditler altında, toplumsal yararı artırarak kamu alanının korunması için yeniden yapılanma dayatmasının yaratacağı olumsuzlukların önlenmesi için yapılabilecekleri, yapabileceklerimizi Bölge Toplantılarında sizlerle birlikte kararlaştırıyoruz. Unutmayalım, hepimiz birlikte bir gücüz, sen yoksan biz bir eksik kalırız.
İzninizle, son dönemde gündemde olan yasa tasarılarına değinmek istiyorum. Siyasal iktidar, AB‘ye vurgu yaparak, aslında AB‘ye üye ülkelerde uygulanan kırsal kalkınma politikalarının tümüyle karşıtı bir tasarı ile, IMF ve Dünya Bankası dayatmaları çerçevesinde Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü‘nü kapatarak, merkezi idarenin görev alanına giren kamu hizmetini yerelleştirerek özelleştirme amacıyla 13 Ocak 2005 tarihinde 5286 sayılı "Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünün Kaldırılması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun" yasayı çıkartmıştır. Bu yasa ile 3202 sayılı Yasa değişmekte, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü ise kapatılmaktadır. 5286 sayılı Yasa, 5227 sayılı Yasanın iptal edilmeyen Geçici 2 inci Maddesini "test" etmeye yönelik bir girişimdir. Gerekli yasal, kurumsal, teknik ve ekonomik altyapı hazırlanmadan, bir "inat" uğruna acele ile gündeme getirilen bir tasarıdır. Bu Yasanın, Genel Gerekçesinde yer alan haksız suçlamalar ile Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü zan altında bırakılmakta, böylelikle kapatılması için gerçekle ilgisi olmayan her türlü yöntem "mübah" sayılmaktadır.
Köy Hizmetleri‘ni başlıca beş amaçla kapatmak istemektedir.
1. Köy Hizmetleri çalışanlarını tasfiye ederek ve sendikal haklarını kısıtlayarak, IMF‘ye verdiği faiz dışı fazla hedefine ulaşmak,
2. Köy Hizmetleri alanında yerel yönetimler üzerinden kadrolaşmak,
3. Yerel yönetimlere devredilecek hizmetlerle yerel siyaseti kullanarak yandaşlarına kaynak aktarmak,
4. GATS kapsamına giren su ve altyapı hizmetleri alanında, Köy Hizmetleri‘nin kendi personel ve makine varlığıyla yaptığı hizmetlerdeki tüm kalemlerin parasallaştırılmasını sağlayarak, tümüyle ihaleli olarak gerçekleştirilecek hizmetlerden doğacak büyük pazarı yerli ve yabancı özel sektörün paylaşımına açmak,
5. Ulusal toprak yönetimini parçalayarak, yerel yönetimler aracılığıyla, tarım topraklarını sermayenin sınırsız kullanıma açmak.
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü‘nün kapatılması sonucu;
1. Yerel siyasi baskılar artarak kaynaklar plansızca ve savurganca kullanılacaktır.
2. Bölgesel eşitsizlik ve dengesizlik sorunu büyüyecektir.
3. Toprak ve su kaynaklarının belirlenmesi, korunması ve yönetimi için ülke bütününde planlamalar ve havza bazında uygulamalar yapılamayacaktır.
4. Tarımsal desteklerin kaldırıldığı süreçte devletin Türk çiftçisine dolaylı olarak verdiği son destek arazi toplulaştırma hizmetleri istenilen düzeyde ve nitelikte verilemeyecektir.
5. Genel Müdürlüğün kendi personeli ve donanımı ile kırsal kesime götürdüğü hizmetlerin parasallaştırılması sağlanarak doğacak pazarı yerli ve yabancı özel sektör dolduracaktır.
6. Parası olmayan köylüye hizmet verilemeyecektir.
7. Sendikal örgütlenme kısıtlanacak ve esnek çalışma koşulları yaşama geçirilecektir.
3202 sayılı Yasada Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü bir merkezi örgüt olarak, Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı‘na "bağlı kuruluş" statüsünde kurulmuştur. Bu nedenle, görevlerin merkezi parçası ile bölge-il müdürlükleri parçası arasında nasıl bölüneceği gösterilmemiştir. 3202 sayılı yasaya göre görevler bir bütündür; örgütün yapısı gereğince hiyerarşi ilkesine göre yürütülecektir. Oysa 5286 sayılı yasa, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından görülen hizmetleri, merkezi yönetim ile ilişkisi idari vesayet ilkesine göre kurulmuş olan yerel yönetimlere devretmektedir. Böylece görev ve yetkilerin kullanımını üstlenen idareyi değiştirmekte, hizmeti "devlet tüzelkişiliği"nden "yerel idare tüzelkişiliği‘ne aktarmaktadır. Dolayısıyla, 5286 Sayılı Yasa 5227 Sayılı Yasa ile birlikte değerlendirildiğinde; 5286 sayılı Yasanın tümüyle Anayasaya aykırı olduğu görülecektir. Ayrıca, görev ve yetki dağılımı yapılırken bir belirlilik ortaya konulmaması ve devir usul ve esaslarını belirleme konusunda Bakanlar Kuruluna, Yüksek Planlama Kuruluna ve Maliye Bakanı‘na verilen birtakım yetkiler Anayasanın 7 inci ve 8 inci maddesine aykırıdır. Anayasa ile Devlet‘e verilen toprak ve su yönetiminin koşulsuz olarak yerel yönetimlere devredilmesi Anayasa‘nın 44, 45 ve 166 ıncı maddelerine aykırıdır. Yine kamu personeline yönelik düzenlemeler Anayasanın 128 inci maddesine aykırıdır.
Hiçbir geçerli hiçbir veri, 5286 sayılı yasanın AB‘ye uyum çalışması olduğunu göstermemektedir. Yasa ile, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, tarımsal üretimin ana etmenleri olan toprak ve su yönetiminden, uzman örgütünün kalmaması nedeniyle çekilmiş olmaktadır. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ya da Tarım Reformu Genel Müdürlüğü‘nün merkezi yönetim adına bu görevleri yürütecek olması, her iki genel müdürlükle "konu", "alan" ve "ölçek" bazında ayrılan Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü‘nün kapatılmasının yaratacağı boşluğu gideremeyecektir. Kalkınma Planları, Uluslararası Sözleşmelerle verilen taahhütler, Tarım Şurası kararları da incelendiğinde, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın toprak ve su yönetiminden, kırsal kalkınmanın temelini oluşturan kırsal altyapı hizmetlerinden çekilmesi doğru değildir ve hiçbir gerekçeyle kabul edilemez.
Yasa, IMF ile yürütülen "istikrar programı"nın önemli bir ayağıdır. 10 uncu gözden geçirmeye ilişkin 20.11.2001 tarihli ek Niyet Mektubu‘nda; "Konsolide bütçeye tabi kuruluşların bölge müdürlükleri kaldırılacak; Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü‘nün ve diğer merkezi devlet birim ve kurumlarının bölge idarelerinin işçileri, ekipmanı ve sorumlulukları zaman içinde İl Özel İdareleri‘ne kaydırılacaktır." ifadeleri yer almıştır. IMF ile yeni bir Stand-By Anlaşması imzalayan siyasi iktidar, "faiz dışı fazla" bağlamında dayatılan bu gerçeği görmezden gelerek, Yasanın IMF bağlantısını yok sayabilmektedir.
Bu Yasa, "Türkiye Kamu Yönetim Sistemi"nde bir ilki gerçekleştirmektedir. Yasa, özelleştirme uygulamalarının da dışına çıkarak, ilk kez devredeni ve devralanı belli ve hazır olmayan bir tasfiye sürecini düzenlemektedir. Devredeni belli değildir, Devralanı belli ve hazırlıklı değildir. Özetle; bu yasayı uygulamak üzere, ne merkezi yönetim, ne de yerel yönetimler hazır değildir.
Sağlık hizmetinden anında, eşit, adil ve etkin olarak yararlanmak ve talep etmek her bir yurttaşın en temel hakkıdır. Bunun yerine getirilmesi ise Devletin en temel görevidir. Ancak ülkemizdeki var olan sosyal güvenlik ve sağlık sistemiyle, bu haktan her bir yurttaşın eşit olarak yararlanabildiğini söylemek olanaklı değildir. Çünkü, ülkemizde sosyal güvenlik özelde sağlık hakkına finansman sorunu olarak bakıldığından halkın sağlık ihtiyacına bütçeden uygun bir pay ayrılmamaktadır. Sağlık bütçesinde yapılan kısıtlamalar ve sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan politik müdahalelerle, sağlık hizmetleri adım adım zaten paralı hale getirilmiştir. İşsizliğin yoğun olduğu ülkemizde nüfusun önemli bir bölümü sağlık güvencesinden yoksundur. Bugün, gelir durumu ne olursa olsun her bir yurttaşın doğumdan ölüme kadar gerek koruyucu sağlık, gerekse tedavi ve rehabilitasyon hizmetlerine anında ulaşabilmeleri ve eşit olarak yararlanabilmesinin önünün açılması doğrultusunda gerçek bir reforma ihtiyaç olduğu açıktır.
TMMOB; herkese eşit, ücretsiz sağlık hizmetinin sağlanması için sosyal güvenlik ve sağlık sisteminde köklü değişikliklere gereksinim olduğunu sürekli dile getirmiştir. Sosyal Güvenlik sisteminde gerçek bir reform yapılması gerekirken, Siyasal İktidar, tam aksine sadece parası olanın sağlık hizmetlerinden yararlanmasını öngören, emeklilik hakkını ortadan kaldıran "Genel Sağlık Sigortası", "Emeklilik Sigortası", "Sosyal Güvenlik Kurumu" ve "Primsiz Ödemeler Kanunu" adı altında dört tane tasarı hazırlayarak Sosyal Güvenlik Yüksek Danışma Kurulu‘nun gündemine taşımıştır. Bu yasa tasarıları, sosyal güvenlik konusunu bütçe üzerinde bir yük olarak gören ve Devletin bu alandan tamamen çekilmesini öngören bir yaklaşımla hazırlanmıştır. Bu yaklaşım, yasa tasarılarının temel felsefesini ortaya koyduğundan bu yasa tasarılarını bir reform olarak görmek olanaklı değildir.
Hükümetin Hazırladığı "Sosyal Güvenlik Reformu" Neler Getiriyor?
1. Sağlık hak olmaktan çıkarılıyor.
2. Hastaya müşteri yaklaşımı getiriliyor.
3. Genel Sağlık Sigortası ile kara dayalı bir sigortacılık getirilmektedir.
4. "Genel Sağlık Sigortasındaki Prim Sistemi Hasata Olan Öder"i getiriyor.
5. Genel Sağlık Sigortası daha fazla ödeme daha az sağlık hizmeti demektir.
6. Katkı Payı adı altında cepten ödeme yapma zorunluluğu getiriyor.
7. Yasa tasarıları yürütmeye geniş yetki vermektedir.
8. Sağlık çalışanlarının iş güvencesi ortadan kalkıyor.
9. "Sağlıkta Dönüşüm Programı" söylemi ile kamuoyu yanıltılıyor
10. Eşitsizlik yasal güvence altına alınıyor
11. Mezarda emeklilik getiriliyor.
Sonuç olarak; Çocuklarımız IMF ve DB‘na borçlu olarak doğmaktadır. Bu yasa tasarıları ile borçlu olarak doğan çocuklarımızın çalışarak emekli olması ise hayaldir. IMF ve Dünya Bankası‘nın programını hayata geçirmek için çocuklarımızın hayatından tasarruf yapılmaya çalışılmaktadır. Çocuklarımıza onurlu ve sağlıklı bir ortamda yaşanabilir bir ülke bırakmak IMF‘ye olan borçla kıyaslanamayacak kadar kutsal ve asla vazgeçemeyeceğimiz bir görevdir. Dolayısıyla, "sosyal güvenlik hakkı" temel bir insan hakkı olup, "yaşama hakkı" ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bu nedenle, siyasal iktidar bu hakkın özüne aykırı düzenlemeler içeren yasa tasarılarını geri çekmeli ve ülkemiz gerçeğine uygun köklü değişiklikleri içeren yasal düzenlemelerin önünü açmalıdır.
Bilimi toplumla buluşturmayı çalışmalarının ana ekseni olarak gören TMMOB; Sağlıkta Dönüşüm Programı çerçevesinde Sağlık Kurumları‘nın Sağlık Bakanlığı‘na devredilmesini öngören 5283 sayılı Yasa ile, haksız gerekçelerle ve kamusal çıkarlara aykırı düzenlemelerle Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü‘nü kapatmayı amaçlayan 5286 sayılı yasanın bilimsel ve ülke gerçekleriyle örtüşmediğini ifade etmektedir. Çünkü, her iki Yasa; Anayasanın 2 inci maddesinde yerini bulan "sosyal devlet" ilkesinin, sağlık ve sosyal güvenlik ile köye yönelik hizmetler ve çalışma ilişkileri alanında zedelenmesine, belki de yok sayılmasına yol açacaktır.
TMMOB 5283 ve 5286 sayılı Yasaların yürürlüğe girmemesi için ilgili tüm Anayasal kuruluşları göreve çağırmıştır, çağırmaktadır. Nitekim; Ana Muhalefet Partisi CHP, 5283 sayılı Yasayı iptal amaçlı Anayasa Mahkemesi‘ne götürmüştür. 5286 sayılı Yasayı da yüksek yargıya taşımak üzeredir.
Sorun bu iki yasa ile sınırlı değildir. Her boyutuyla yaşam alanımıza yönelik toplu bir saldırı mevcuttur. Üzülerek söylemek gerekirse, halkın oyuyla iktidara gelenler, halkı önemsemeyi bırakıp, sermaye cephesinin her dediğini yapar duruma gelmişlerdir.
Emek Platformu; 19 Ocak 2005 tarihli, İnsanca Yaşanacak Bir Türkiye İçin Halkımıza Çağrı metninde; sorunları tespit edip, "Bu bozuk düzen değişmelidir. Sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, altyapı başta olmak üzere kamusal hizmetler tepeden tırnağa halkın yararı doğrultusunda yeniden yapılandırılmalıdır" saptamasında bulunmuştur. Çünkü; siyasi iktidarın çıkardığı ve çıkarmayı düşündüğü; Genel Sağlık Sigortası, Emeklilik Yasası, Aile Hekimliği, Temel Sağlık Yasası, Kamu Yönetimi Temel Yasası, Kamu Personel Yasası, Yerel Yönetim Yasaları, Bölge Kalkınma Ajansları, Gelir İdaresi Yasası ile küresel kapitalizme eklemlenme süreci tamamlanacak, Ülke Pazar, Devlet Tüccar, Vatandaş Müşteri haline getirilecektir. Sürecin sonucu ise, tam bir ekonomik ve sosyal yıkım olacaktır. Oysa bizler; Siyasi iktidarın tüm bu yıkım politikalarına karşı; halkın temel ihtiyaçlarının herkese adil, eşit, ulaşılabilir, ücretsiz olmasını ve gereksinimi kadar kamu hizmeti talep ediyoruz.
Bu süreçte; Bilimsel ve hukuksal mücadele emek kesiminin zaferi için önemlidir. Ancak sonuç almayı kolaylaştıracak başlıca mücadele yöntemi halkın örgütlü mücadelesidir. Bu konudaki öncelikli sorunumuz ise; her aşamada, halkın örgütlü baskı gücünü demokratik yollardan ortaya koymasını sağlayabilmektedir.
Sonuç olarak;
Güvenli bir gelecek ve ‘İnsanca Yaşanacak Bir Türkiye İçin‘ Emek Platformu olarak illerde bölge toplantıları yapıyoruz. Bu gidişatı durdurmak bizim ellerimizdedir. 16 Şubat 2005 Çarşamba günü 81 ilde iktidarı uyarı eylemleri gerçekleştiriyoruz.
Çağrımız; yalnızca Emek Platformu Bileşenleri ile sınırlı değildir ve tüm Halkımızadır.
5 Şubat 2005‘te İstanbul bölge toplantılarında İKK Sekreteri Meftun Gürdallar şunları söyledi :
Emek Platformu Başkanlar Kurulu‘nun aldığı kararlar doğrultusunda 16 Şubat 2005 "İktidarı Genel Uyarı Eylem" için Emek Platformu İstanbul Bileşenleri tarafından yapılan çağrı üzerine bir araya gelen emekçiler Siyasal İktidarın emekçilere yönelik yürütmüş olduğu teslim alma politikalarına karşı tek yürek olarak aşağıda belirtilen hususların Kurumların bir kez daha siyasal iktidarın dikkatine, halkımızın bilgisine sunulmasına karar vermiştir.
Türkiye, İMF ve Dünya Bankası yönlendirmesiyle, küresel sermayenin isteklerine uygun bir yeniden yapılanma süreci yaşanıyor. Kurumsal kökenleri neo-liberal dünya görüşüne dayanan bu yönelim, ekonomik ve toplumsal yapıda kuralsızlaştırmaya yol açan bir dizi yapısal dönüşümü hedeflenmekte ve ülkemizin geleceğini bütünüyle "piyasa güçlerini" denetimsiz ve başı boş işleyişine terk etmektedir.
AKP Hükümeti IMF‘den aldığı direktiflerle emekçilerin hayatını zorlaştırmak, gelecek umutlarını yok ekmek için birbiri ardında kazanılmış haklarımıza saldırmakta, yoksulluğa, gelecek güvensizliğine, eğitim hakkından yoksun kalmayı emekçilere dayatmaktadır.
Seçim meydanlarında halka boş umut dağıtan AKP Hükümeti, uyguladığı politikalarla, işsizliği yoksulluğu arttırmakta, emekçinin yaşam şartlarını daha da zorlaştırmakta, çiftçinin emeğini karşılığını vermemekte, köylüye hizmet götürmenin aracı olan Köy Hizmetlerini tasfiye etmekte, kamunun elinde bulunan işletmelerin piyasaya peşkeş çekilmesi için hiçbir kural tanımadan özelleştirme uygulamalarına pervasız bir şekilde devam etmektedir.
AKP Hükümeti; kapalı kapılar ardında yürüttüğü müzakerelerde verdiği taahhütler gereği olarak kamusal alandaki tüm hizmetlerin piyasaya açılmasını; eğitimin, sağlığın yerel hizmetlerin piyasa koşullarında sunulmasını emekçilerin birikimleri ile oluşan değerlerin sermayeye aktarılmasını temel politika olarak belirleyip, bunu bizlere dayatmaktadır.
Genel Sağlık Politikaları:
Sağlık hizmetinden anında, eşit ve ücretsiz yararlanmak her yurttaşın en temel hakkı ve bunu sağlamak ise Devletin en temel görevidir. Ancak ülkemizdeki var olan sosyal güvenlik ve sağlık sistemiyle, bu haktan her yurttaşın eşit olarak yararlanabildiğini söylemek olanaklı değildir. Çünkü, ülkemizde sosyal güvenlik özelde sağlık hakkına finansman sorunu olarak bakıldığından, halkın sağlık ihtiyacına bütçeden uygun bir pay ayrılmamaktadır. Sağlık bütçesinde yapılan kısıtlamalar ve sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan politik müdahalelerle, sağlık hizmetleri adım adım zaten paralı hale getirilmiştir. İşsizliğin yoğun olduğu ülkemizde, pirim ödeyemeyen ve Yeşil Kart alamayan yurttaşların hiçbir sosyal güvenlik ve sağlık güvencesi bulunmamaktadır.
Hükümetin Hazırladığı "Sosyal Güvenlik Reformu" Neler Getiriyor?
Sağlık hakkı ortadan kaldırılıyor
AKP hükümeti, "sağlıkta dönüşüm programı" adı altında yasal düzenlemelerle sağlık hizmetlerini tamamen paralı hale getirmek için sağlık hakkını sorgulamaktadır.
Hastalık sigortasından yapılan tüm sağlık yardımları, mal ve hizmet biçiminde görünüm kazanan nesnel yardımlardır. Bunların para olarak karşılıklarının istenmesi olanaklı değilken, yeni tasarı, sigortalılara her evrede katılım payını zorunlu kılmaktadır. Şu an yürürlükteki Sosyal Sigortalar Kanunun 33. maddesi gereğince ayakta yapılan tedavilerde ilaç bedelinin %20‘si sigortalıya ödettirilirken, Tasarının 16. maddesi bu oranı %50‘ye kadar yükseltmektedir. Bu katılım payını belirleyecek objektif bir kriter de bulunmamaktadır. Asgari ücret düzeyinde bir katılım payı öngören Kanun tasarısının sağlık hakkına bir hak olarak bakmadığının somut ifadesidir.
Sağlık hizmeti, "yardım" değil, "hak" anlayışı ile sunulması gereken bir hizmettir. Genel Sağlık Sigortası Yasa tasarısı, sağlık hakkı yerine kısmi bir sağlık yardımı öngördüğünden Sosyal Devlet felsefesine aykırıdır.
Hastaya müşteri yaklaşımı getiriliyor.
Genel Sağlık Sigortası Yasa tasarısı, aslında bir yanıyla son derece yetersiz, minimum kamu sigortacılığını getirirken, özel sigortacılığın da önünü açan bir sistemdir. Sağlık bir hak anlayışıyla ele alınmadığından, sağlık hizmetinin "bunu tüketen müşteriler" tarafından ödenmesi gerektiği planlanmaktadır.
Genel Sağlık Sigortası ile nasıl bir sigortacılık getirilmektedir?
Sağlık sigortasında, sağlık hizmetinden yararlananlara çeşitli paketler öngörülmektedir. Ne kadar ödemede bulunabilirseniz, yararlanacağınız hizmet o kadar zengin, ne kadar az öderseniz o kadar dar kapsamlıdır. Yasa tasarısı, sağlığı bir hak olmaktan çıkarıp, yararlananları müşteri olarak gördüğünden, sağlık hizmeti, piyasanın herhangi bir unsuru haline dönüşmekte ve doğal olarak bunun sonucu o piyasanın mekanizmalarına, kar anlayışına, tabii olacaktır.
Genel Sağlık Sigortasındaki Prim Sistemi neyi getiriyor?
Ülkemizdeki sağlık hizmetleri Emekli Sandığı, SSK, Bağ-Kur ve Yeşil Kart aracılığıyla, kişisel prim ve devlet katkılarıyla birlikte sürdürülen karma sisteme dayalıdır. Karma sistemdeki sosyal güvenlik kuruluşlarına devletin yapması gereken ödemeler sosyal güvenlik kuruluşlarının açığı, dahası bütçenin kara deliği olarak ifade edilmektedir. IMF‘nin AKP hükümeti ile yapacağı 3 yıllık anlaşmanın temel şartlarından birisi bütçede açık, hatta kara delik olarak tanımlanan sosyal güvenlik harcamalarının ortadan kaldırılmasıdır. Amaçlanan devletin vatandaşına karşı yapmakla yükümlü olduğu görevlerinden kendisini kurtararak, bu görevini vatandaşın sırtına yıkmaktadır.
Hasta olan öder mantığı doğrultusunda "Asgari yaşam standardı"nın üzerinde olan herkes primli sisteme geçmek zorundadır.
Nedir asgari yaşam standardı? Genel Sağlık Sigortası Yasa taslağında bu açık ifade edilmiyor. Ancak bunun asgari ücretin 1/3 kadar, yani yaklaşık ayda 120 milyondan fazla kazancı olanları kapsadığı düşünülmektedir. Herkes zorunlu olarak prim ödeyecektir.
Sağlık hizmetine daha çok ve sık ihtiyaç duyan az gelirlilerden, yoksullardan, yıllık sağlık hizmeti alma sıklığına göre prim ödeme oranları her yıl yeniden belirlenecektir. Genel Sağlık Sigortası daha fazla ödeme daha az sağlık hizmeti demektir. Genel Sağlık Sigortası‘na ödenen sağlık primleri ile ancak Genel Sağlık Kurumu‘nca belirlenmiş bazı sağlık hizmeti için ödeme yapılacaktır. Masraflı olduğu için sigortayı zarara sokmayacak bazı koruyucu sağlık hizmetleri ile bazı hastalıkların, bazı ameliyatların, bazı tahlil ve tetkiklerin karşılanacağı minimum hizmet temelli bir sistem getirilmektedir.
Şu anda neleri, yani hangi hastalıkları kapsayacağını bilmediğimiz bir düzenleme öngörülmektedir. Kalp hastaları, kanser hastaları, diyaliz hastaları, diyabet hastaları gibi sürekli tedavi gören ve tedavi masrafları fazla olan hastalıklar kapsam dışı tutularak, bunlar için tamamlayıcı sigortacılık getirilecektir. Böylece ancak tamamlayıcı sigortası olanların bir süre için "güvencesi" olacaktır. Kısacası tamamen kişisel ekonomik güce cevap verecek, bir sağlık hizmeti anlayışının egemen olacağı, yaşamını devam ettirme talebinin serbestçe pazarlanacağı bir düzen oluşturulmaktadır.
Katkı Payı adı altında cepten ödeme yapma zorunluluğu getiriyor. Genel Sağlık Sigortası ile birlikte, sigortalı kişilerin bu gün sadece ilaç alırken verdiği katkı payını anlayışı artık, sadece ilaçta değil, hekim muayenesi, tahlil ve tetkikler ile ayaktan tedavi giderleri içinde yapılacaktır. Katkı payının sağlık hizmetinin sunumu esnasında peşin olarak alınması ön görülmektedir. Bu katkı payı bu gün sadece ilaçta %20 olarak ödenirken, GSS ile birlikte bu oran %50 kadar ulaşacaktır. Asgari ücretin son derece düşük olarak belirlendiği günümüzde,asgari ücretle çalışan düşük gelirli işçiler, ilaç için gereken %20 katkı payını dahi ödemekte zorlanırken, hatta ilaç alımından vazgeçmek zorunda kalırken, bu katkı payını yükseltmek ve yaygınlaştırmak asgari ücret alan milyonlarca kişinin sağlık hizmetine ulaşımını ortadan kaldırabilecektir.
Kısaca Siyasal İktidar sağlık hizmetini ticarete dönüştürmek istiyor. SSK bunu önünde en büyük engel olarak görüldüğü için devrediliyor. SSK‘nın devrinin gerekçesi olarak sağlık hizmetlerinin tek elde toplanması olarak gösteriliyor ancak yapılmak istenen sağlık kurumlarının parça parça satılarak "birilerine" peşkeş çekilmesidir.
Geleceğimiz çalınmak isteniyor. İMF ve Dünya Bankasının talepleri doğrultusunda emekçilere sağlıksız ve güvencesiz bir yaşam dayatılıyor. Bu gidişatı durdurmanın elimizde olduğunun bilinciyle ve haklılığımızdan aldığımız güçle 16 Şubat İktidarı Genel Uyarı Eylemi için hayatı öreceğimizi 16 Şubat 2005 Çarşamba günü güvenli bir gelecek "İnsanca yaşanacak bir Türkiye için" üretimden gelen gücümüzü kullanacağımızı tekrar belirtiyor bizleri ve geleceğimizi yok sayanları bir kez daha uyarıyoruz!
16 Şubat Çarşamba günü saat 12:30 da Unkapanı Tekel Binası önünde toplanıp, Saraçhaneye yürünecektir. Saraçhane de basın açıklaması yapılacaktır.
12 Şubat 2005‘te Adana Bölge toplantısında İKK Sekreteri Hüseyin Atıcı şunları söyledi :
Değerli basın çalışanları, çevre illerden ve Emek Platformunu oluşturan kurum ve kuruluşların genel merkezlerinden gelen saygıdeğer konuklar, emek platformunun tüm bileşenleri, yaşamını devam ettirmek için emeğini satmaktan alınteri dökmekten başka hiç bir şansı olmayan işçiler, kamu çalışanları, emekçiler hepiniz hoşgeldiniz.
Türkiye son 25 yıldır maruz kaldığı neo-liberal saldırı dalgasının bir dönemecine daha girdi. Sistematik olarak yürütülen bu saldırı kampanyası sanki tek elden yürütülüyormuşçasına planlı bir şekilde gelişti, gelişiyor. 25 yılda hükümetler değişti, başbakanlar,bakanlar değişti ama uygulanan politikalar değişmedi. Apoletlisi geldi, tonton amcası, babası, bacısı, Karaoğlanı, Kasımpaşalısı geldi uygulanan politikalar değişmedi. Milliyetçisi, siyasal islamcısı, sosyal demokratı, sağcısı liberali, muhafazakar islamcısı geldi uygulanan politikalar değişmedi.
Bugün artık çok açık görünüyor ki Türkiye‘yi 25 yıldır aynı hükümet yönetiyor, kamu varlıklarını talan eden, sosyal devlete ilişkin ne varsa bunu ekonominin üzerinde bir kambur olarak gören ve bu alanları da piyasaya açmak için uğraşan dışarıdan IMF ve Dünya Bankası destekli Neo-liberal hükümet.
Bugün AKP‘nin meclisten geçirmek için sıraya dizdiği Genel Sağlık Sigortası, Emeklilik Yasası, Aile Hekimliği, Temel Sağlık Yasası, Kamu Yönetimi Yasası, Kamu personel Yasası ve Kamu Yönetimi Temel Kanunu gibi yasalar da göstermektedir ki. AKP hükümeti de bu değişmeyen neo-liberal hükümetin en güçlü parçalarından biri.
Bu 25 yıl boyunca bütün hükümetler aynı şeyi gerçekleştirdi. Önce kamu hizmeti veren kuruluşlar güçsüzleştirildi. Hem ekonomik olarak hem de yönetsel olarak. Kamu İşletmelerinin başına partizan bürokratlar yerleştirildi. Kötü yönetilen bu kurumların mal varlıkları da bilinçli olarak kötü yönetildi. Örneğin bugün zarar ediyor denen SSK‘nın parası özel bankalar % 140‘a yakın faiz verirken % 15 ile ziraat bankasına yatırıldı. Devletin borç ödeme finansmanında kullanıldı. Yatırım yapılması gereken işletmelere son 25 yıldır bir çivi bile çakılmadı. Eğitime ,sağlığa sosyal güvenliğe bütçeden ayrılan pay kısıldıkça kısıldı.
Kamunun verdiği hizmetin kalitesi toplam olarak düşürüldü. Daha sonra sıra medyaya geldi. Medya kamunun ne kadar hantal olduğu ne kadar kötü hizmet verdiği, ne yolsuzluklar yapıldığını kamusal hizmetin toplum için bir kambur olduğunu 25 yıl boyunca işledi. Tabi ki bunun ödülünü de aldı. Pek çok özelleştirme ihalesine artık medya grupları da katılıyor ve en tatlı dilimleri kendine ayırıyor.
Özetle örnek vermek gerekirse, eğitim alanında bu uygulama şöyle gelişti. Önce eğitime ayrılan kaynaklar kısıldı. Öğretmenlere verilen maaş tırpanlandı. Daha iyi koşulları gören pek çok öğretmen özel eğitim kuruluşlarında yer almaya başladı. Hepimiz ana-babayız. Kamuda verilen eğitim hizmetinin kötüleştiğini gören milyonlarca ana-baba çocuğunu dersanelere göndermeye başladı, daha şanslıları özel dersler verdirtti. Ve sonuç Üniversite kapısında bekleyen 1.5 milyon genç her yıl dershanelere katrilyonlarca para akıtıyor. Eğitim tamamen bir serbest piyasa alanı haline getiriliyor. Anayasamızın 2. maddesinde yazan "Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir" ifadesi gereği devlet tarafından ücretsiz ve kaliteli bir şekilde sağlanması gereken eğitim hizmeti talan edildi. Yoksul öğrencilerin çok küçük bir kısmı "hayırsever" vakıf tarikat ve cemaatlerin insafına terkedildi. Yani dün devletten bir hak olarak aldığımız eğitim hizmetini bugün ancak cemaatlere, tarikatlara, zengin işadamlarının kurduğu vakıflara, minnet ederek alabiliyoruz.
Niye? Çünkü biz kazanımlarımızı korumak yönünde irade koyan bir karşı duruşu ne bireysel vicdani olarak ne de örgütlü toplumsal olarak sergileyemiyoruz. Bu uzun saldırı dalgası boyunca bu neo liberal politikanın tümüne karşı bir direniş sergilenemedi. Her sendika, demokratik kitle örgütü, meslek odası ya da toplumsal muhalefetin her bir ayrı parçası sadece yılanın kendine dokunan tarafı ile ilgilendi.
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın deyimi gündelik yaşamımızda yer etti. Sonuç sermayenin bu son derece sistematik planlı ve cepheden saldırısına karşın, emek cephesi sadece mevzi savunması yaptı, yapabildi. Kağıt işçisinin mücadelesi, tütün işçisinin mücadelesiyle buluşamadı. Kamu çalışanının mücadelesi, işçilerin mücadelesiyle kucaklaşamadı. Yoksul topraksız köylülük zaten kendi kaderine terkedilmiş durumda.
Tarihsel kökenleri aynı yere dayanan tüm çalışanların,emeğiyle geçinen milyonların mücadelesi aynı potaya dökülemedi. Bugün artık sermayenin cepheden saldırısına karşı mevzii-nokta savunması yapmanın anlamının kalmadığı bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Çözüm gayet açık ama zor ve meşakkatli. Neo-liberallerin topyekün saldırısına karşın bir cephe savunması örgütlemek. Kazanımlarımızı, işimizi, ailemizi ve çocuklarımızı ancak böyle koruyabiliriz. Aksi, bu topyekün saldırının sonuçlarını yine büyük sermayenin gazetelerinden televizyonlarından seyretmek demektir. Belki de onu bile seyredemeyeceğiz. Komşunun evine hırsız girdiğine müdahele etmiyorsan yarın senin evine hırsız girdiğinde sana yardıma gelecek kimse de kalmayacak demektir.
Sermaye birikimi süreci açısından Türkiye ekonomisi 4 ana parçaya ayırılabilir. 1923‘te İzmir İktisat kongresi sonrası Devlet eliyle sermayedar oluşturma süreci. 1945 sonrası ithal ikameci birikim süreci ki bunları şu anda konu dışında bırakabiliriz. Ve arkasından gelen 24 Ocak kararlarıyla başlayan son 25 yıllık süreç. Bu son 25 yılı, Türkiye ekonomisinin küresel kapitalist sisteme entegrasyonu olarak da niteleyebiliriz. 12 Eylül askeri darbesi aslen 24 Ocak kararlarını uygulamak için yapılmış bir darbedir.
24 Ocak 1980‘den 2001 şubat krizine kadar ki dönemi kara para sı


