HKMO: "ÖZELLEŞTİRMELERDE MİLAT: KARAYOLLARI VE İETT GARAJI ARAZİLERİNİN SATIŞI"
Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası, Karayolları ve İETT Garajı arazilerinin satışı üzerine 22 Mart 2007 tarihinde bir basın açıklaması yaparak, kamu arazilerinin pazarlanmasına karşı kamuoyunu duyarlı olmaya çağırdı.
İstanbul‘da Haydarpaşa, Galataport, Sevda Tepesi, Karayolları ve İETT Garajı gibi nice kamu arazisi üstünkörü planlarla yerli ve yabancı sermayedarlara pazarlanmaktadır. Kamu arazilerinin talanı anlamına gelen bu süreci teşvik eden iktidarın, tüm hızıyla çalışmalarına devam etmekte olduğunu yakın zamanda gerçekleşen Karayolları Genel Müdürlüğü ve İETT Garajı arazilerinin satışında bir kez daha görmekteyiz. Karayolları Genel Müdürlüğü‘nün İstanbul Levent‘teki 96 bin 500 metrekarelik arazisi ile yine aynı semtteki 46 bin 241 metrekarelik ticaret ve konut arazisini barındıran İETT Garajı arsasının satılması 1980 sonrası uygulamaya konulan neo-liberal politikaların açık bir göstergesidir. Bu nedenle, bu arazilerin satışı sıradan bir özelleştirme değildir, üzerinde derinlikle düşünülmesi gerekmektedir.
Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası olarak kamu arazilerinin özelleştirilmesinin sakıncalarını her platformda dile getirmekte, şu günlerde çarpıcı bir talan politikası ile yüzyüze olduğumuzu gösteren verileri kamuoyu ile paylaşmaya devam etmekteyiz. Karayolları ve İETT arazilerinin satışı da bu nedenle üzerinde durulması gereken gayrimenkul özelleştirme örneklerindendir.
Bilindiği gibi 2003 yılında kabul edilen fakat bazı maddeleri 2005 yılında yürürlüğe giren 5018 sayılı "Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Yasası" ile eski bütçe sisteminde konsolide bütçe kapsamına giren yaklaşık bir düzine kamu kurum ve kuruluşu Genel Bütçe kapsamına alınmış, bu doğrultuda bu kurum ve kuruluşların taşınmazlarının Hazine‘ye devredilmesi öngörülmüştür. Bu devir ile taşınmazların satışı kolaylaştırılmıştır. Bu kuruluşlardan bir tanesi de Karayolları Genel Müdürlüğü‘dür. Taşınmazlarının Hazine‘ye devri devam eden Karayolları Genel Müdürlüğü‘nün arazilerinin satışı, gayrimenkul özelleştirmelerinin önemli bir parçasıdır.
Aynı bölgede bulunan İETT Garajının satışı da arsanın İstanbul Boğazına hakim konumu, önemli ticaret ve alışveriş merkezleri ile ana ulaşım hattı üzerinde olması nedeni ile paha biçilemez değere sahiptir. Bu arazi de 21 Mart 2007 günü açık artırma ile Karayolları arazisine talip olan ancak araziyi Zorlu‘ya kaptıran (!) Sama Dubai‘nin olmuştur. Dubai şeyhi El Makdum‘un şirketi olan Sama Dubai‘ye satılan İETT Garajı arsasına yeraltına ve yerüstüne toplam 243 bin metrekare inşaat yapılabilecektir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi yetkililerinin "sorunsuz bu nedenle Karayolları arsasından bile değerli" dedikleri arsanın 3 emsal imarı bulunmaktadır. Yani araziye 138 bin metrekare yer üstü inşaat yapmak olanaklı hale getirilmiştir. Ayrıca yerin altına yapılacak ve ticari fonksiyon verilebilecek 3 katta da yaklaşık 100 bin metrekare alan bulunmaktadır. Böylelikle yeraltına yapılacak yapılar otoparklar hariç 243 bin 645 metrekarelik bir inşaat alanı söz konusudur. Arsada belirlenen "bodrum katları hariç 3 emsal" gibi rekor düzeydeki imar hakkına karşı duyarlı çevrelerce olası iptal davalarının açılması durumunda, sadece bu inşaat oranları değil, arsanın konumundan kaynaklanan planlama ilkeleriyle uyumsuzluğu göze çarpmaktadır. 1980 yılı onaylı İstanbul Metropoliten Alan Nazım Plan Belgelerine göre; genişleme rezerv alanı, kavşak revizyonu planlaması, Boğaziçinin silüetinin yükseklik sınırı ile korunması, kent içi yol planlaması ilkeleri emsalin 3‘e çıkartılmasında ne kadar dikkate alınmıştır?
Bu arazilerin satışı değerlendirilirken söz konusu arsaların hukuki durumu, satılan varlığın büyüklüğü ve değeri, İstanbul‘un altyapı sorunları(içmesuyu, kanalizasyon, doğalgaz, telefon, elektrik, ulaşım vb.) kentsel planlamada nerede olunduğu ve son olarak da kamu mallarının özel mülkiyete geçmesi üzerinde düşünülmesi gereken konulardır.
Öncelikle Karayolları arazisi konusunda kamuoyuna hatırlatmak gerekir ki; bölgeyi konut ve ticaret alanına dönüştüren Bayındırlık ve İskan Bakanlığı‘na karşı açılan dava henüz sonuçlanmamıştır. İçinde tescilli eserlerin bulunduğu arsa, Anıtlar Yüksek Kurulu‘nun kararıyla Doğal ve Tarihi Sit Alanı ilan edilmiştir. Bayındırlık ve İskan Bakanlığı‘nın Büyükşehir ve Beşiktaş Belediyelerini devreden çıkartarak re‘sen onayladığı plan değişikliği için Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu‘nun onayı da alınmamıştır. Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından re‘sen yapılan, İstanbul Çevre Düzeni Planı ile uyuşmayan imar planıyla bu alan, sermaye çevrelerinin ilgi alanına zaten girmiştir. Diğer taraftan, Çevre ve Orman Bakanlığı, asli görevi olan, 1/100.000 ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planı yapım yetkisini, ülke çapında bütünleşik planlama adına, planlama hiyerarşisini ihlal ederek, bir protokolle İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne devretmiştir. Çeşitli demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların yargıya götürdükleri bu satış hakkında gösterilen hız diğer bir hukuki çelişkidir.
Bu varlık (Gayrimenkul) satışları, karşı duruş sergilediğimiz özelleştirme mantığında da bir dönüm noktasıdır. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı‘nın özelleştirme felsefesini "devletin, asli görevleri olan adalet ve güvenliğin sağlanması yolundaki harcamalar ile özel sektör tarafından yüklenilemeyecek altyapı yatırımlarına yönelmesi, ekonominin ise pazar mekanizmaları tarafından yönlendirilmesidir" şeklindeki tanımı bile, kamu yararını ve kamu hizmetini ön plana çıkaran mesleki demokratik kitle örgütü olan Odamızca özelleştirmelerin hiç bir alanda kabul edilmemesi için yeterlidir. Kaldı ki, Karayolları arazisinin satış yönteminin Özelleştirme Kanunu‘na da aykırılıklar taşıdığı söylenebilir.
Diğer taraftan, özelleştirmeden sağlanacak gelirin Bakanlar Kurulu kararı ile kullanılacağı gerçeği de verimlilik ölçütü hakkında bir tereddüt yaratmaktadır. Sadece Karayollarına ait gayrimenkul satışından elde edilecek gelir, son yedi yılda elde edilen gayrimenkul özelleştirmeleri gelirlerinin yaklaşık 3 katı büyüklüğündedir. Bu satış hasılasının yarısının aynı yıl peşin olarak ödeneceği ve bu dönemin seçim dönemine gelmesi, endişeleri had safhaya çıkarmaktadır.
Bu noktada, bu arazilerin kullanılmadığı ve atıl durumda durması nedeni ile özelleştirildiği düşünülebilir, ki en sorunlu nokta buradadır. Öncelikle, Karayolları Genel Müdürlüğü Türkiye‘de otoyolların ve otoyolculuğun okulu olarak tanımlanabilecek, bu arazinin ve üzerindeki binalarla birlikte yıllarca boğaz köprüleri ve Marmara Bölgesindeki Otoyol viyadüklerin bakım onarım, işletme görevini yerine getirmiş ve halen faal olan bir kurumdur. Bu güzel kentimizde Karayollarına ait değeri yüksek acaba başka arazilerde mi satış için sırada beklemektedir. Bu yönde bilgiler gündeme gelmektedir. Bu kurumun yerinden edilerek arazisinin satışı hukuki değildir. Bu varlıkların atıl durumda olması söz konusu olmadığı gibi eğer atıl durduğuna dair bir kanı vardıysa bile bu alanın sayısız altyapı sorunları ile karşı karşıya olan İstanbul‘da çok daha uzun dönemli planlar ile daha çok nüfusa hizmet vermek ve kentleşmenin sağlıklı gerçekleştirilmesi yolunda kullanılabilmesi olasılığı akla gelmeliydi. Unutulmamalıdır ki, bu gayrimenkuller kamunun malıdır ve kamu yararına kullanılmalıdır. İstanbul gibi nüfusun çok hızlı arttığı, konut, trafik gibi altyapı sorunlarının yoğun olduğu, kaçak yapılaşmanın % 60‘a vardığı bir kentte bu çapta büyük arsaların bu sorunların çözümünde kullanılması beklenirdi. Bu alanların kamu yararına kullanılmasının sağlayacağı sosyal faydanın özelleştirmeden sağlanacak tek seferlik parasal gelirin kat be kat üstünde olacağı bir gerçektir.
Ne var ki, İstanbul‘da sözü edilen biçimde bir değerlendirmenin yapılmaması, unutkanlık eseri değildir. Sorun uzun dönemli planlamanın ne için yapılacağıdır. Belediye yöneticilerinin ve siyasal iktidarın bilinmektedir ki İstanbul için bir planları vardır, akıllarında gizli de olsa. Bu planda, İstanbul küresel ticaret merkezidir. Sorulması gereken soru bu planın çerçevesini kim oluşturmuştur. Kent üzerinde kent sakinlerinin hiçbir söz hakkı bulunmadığı, alışıldık senaryolardaki gibi İstanbul‘a gökdelenler dikilecek, her yer alışveriş merkezi olacaktır.
Yerli ve yabancı sermaye gruplarının gayrimenkule ve iş merkezlerine yatırımlarının gün geçtikçe arttığı, gayrimenkul yatırımının ekonomik istikrarsızlığın hüküm sürdüğü coğrafyalarda akılcı bir yatırım haline gelmesi ile gayrimenkul algımız da değiştirilmektedir. Ticaret merkezi haline getirilen İstanbul‘da gün geçtikçe pahalılaşan yaşam tarzı, kent sakinlerinin kentten uzaklaşmalarına neden olmaktadır. İstanbul‘a biçilen bu rol insan odaklı değildir. İçme suyu dışarıdan taşınan, trafiği karmakarışık olan, kaçak yapılaşmanın üst seviyede olan, solunacak havaya muhtaç ve Dünya Kültür Mirası Listesinden çıkarılması gündemde olan İstanbul kentinin kimliksiz bir metropol haline gelmiş olmasını umursamadan, İstanbul, büyük sermayedarlara pazarlanmaya devam edilmektedir. Bu nedenle, dikilen gökdelenler ve özel mülke geçirilen bu büyüklükteki arsalar nedeni ile kent dokusu alarm vermeye başladığı zaman son iki devasa özelleştirmeden sağlanan 1,5 milyar dolar bu kirliliği önlemeye yetmeyecektir.
Siyasal iktidarlar tarafından, ülkemiz arazileri konusunda bütün düzenlemeler, bilimin ve tekniğin ışığında kamu yararları doğrultusunda yapılması gereken uygulama ve planlar hiçe sayılarak özel sermayenin kâr alanları haline getirilerek neo-liberal politikalar doğrultusunda yapılmaktadır. Bu noktada, Hazine arazisi kavramının altını çizmek gerekmektedir. Halkın malı olan bu tür varlıkların kısa dönemli ekonomik hareketlilik ve sermayenin teşvik edilmesi için kullanılması sosyal devlet anlayışına vurulan bir darbedir. Özel sektöre geçen bu araziden halkın yararlanması söz konusu olamayacaktır. Hizmet edilenin halk yığınları değil azınlık olan sermaye sınıfı olduğu gözden kaçmamalıdır.
Bu anlayış ve yaklaşımla devam edilecek olursa bu arazi satışları son olmayacaktır. Özelleştirmenin kurumsal olarak yürütüldüğü bir ülkede kamu yararından bahsedilemez. 2 Mart 2007 Cuma günü Resmi Gazete‘de yayınlanan Özelleştirme Yüksek Kurulu kararı da bunun en belirgin, en somut örneklerinden biridir. Bu kararlar ile kamuya ait alanların satışına olanca hızıyla devam edileceği ülkemizin üretim ekonomisinden uzaklaşarak rant ekonomisine teslim edileceği ve özelleştirme adı altında kamuya ait varlıkların pazarlanmasına devam edileceği bir kez daha görülmektedir. Bilinmektedir ki bir taraftan kamuya ait araziler özelleştirmeler adı altında yerli ve yabancı sermaye fark etmeden kim daha çok para verirse ona satılırken diğer taraftan da ülke toprakları çeşitli yasal düzenlemelerle sermaye gruplarına pazarlanmaktadır. Toprağın bağımsızlık ve özgürlüğün simgesi olduğu ilkesi unutulur olmaya mı başlamıştır?
Ülkemiz için gereken şey, üretim ekonomisine geçerek planlı bir şekilde sanayi alanında, tarım alanında, eğitim ve sağlık alanlarında yapılacak alt yapı yatırımlarıdır.
Kamu arazilerinin pazarlanmasına karşı kamuoyunu duyarlı olmaya ve sonuçları konusunda ilgili meslek kuruluşları ile örgütlerini halkımıza doğru bilgileri vererek bilinçlendirmeye davet ediyoruz.
TMMOB HARİTA VE KADASTRO MÜHENDİSLERİ ODASI


