ODALARDAN 17 AĞUSTOS 1999 DEPREMİNİN YILDÖNÜMÜNE İLİŞKİN AÇIKLAMALAR
İnşaat Mühendisleri Odası, Jeoloji Mühendisleri Odası, Jeofizik Mühendisleri Odası, Kimya Mühendisleri Odası, Maden Mühendisleri Odası, Makina Mühendisleri Odası ve Şehir Plancıları Odası 17 Ağustos 1999 depreminin yıl dönümü dolayısıyla birer basın açıklaması yaptı.
İMO: 17 Ağustos 1999 depreminin yıldönümünde bir kez daha soruyoruz:
"Ölümün ve unutuşun kolay ülkesi" olmaya devam edecek miyiz?
•· Marmara depreminin yol açtığı toplumsal travma, ne yazık ki Van depremiyle kalıcı hale geldi.
•· Depremler ülkenin asli sorununun kaçak ve sağlıksız yapılaşma, mühendislik hizmeti almadan yapı üretilmesi ve yapı denetiminin sağlanmaması olduğunu açığa çıkardı.
•· Van depremi, 17 Ağustos‘tan ders alınmadığını gösterdi, Van depreminden ders alınmadığını korkarız ki yeni bir depremle anlaşılacak.
•· 1900‘lü yılların başından bugüne depremlerde yüz bin insanımız hayatını kaybetti.
•· İnşaat mühendisliği, her zeminde ve her şart altında güvenilir ve sağlıklı yapı üretilmesinin mümkün olduğunu kanıtlayan bir bilim dalıdır.
•· Yapı denetimi güvenli, sağlıklı, yaşanabilir yapı üretimin olmazsa olmazıdır.
•· İnşaat Mühendisleri Odası tasarımdan uygulamaya kadar yapı üretim sürecinin ve sürecin tüm unsurlarının denetlenmesi gerektiğini savunmaktadır.
•· İmar mevzuatında gerçekleştirilen değişiklikler Türkiye‘nin bir deprem ülkesi olduğu gerçeğini göz ardı etmektedir.
•· Mevzuat değişiklikleri sonucunda sahte veya "imzacı" mühendisler çoğalmış, süreç denetimsizliğe mahkûm edilmiştir.
•· Kentsel dönüşüm projelerinin asıl amacı nedir? Mevcut yapı stokunu iyileştirmek mi, sermaye gruplarına rant sağlamak mı?
•· Kamu binalarının; yurtların, okulların, kreşlerin durumu nedir?
•· Örneğin 2011 ile 2013 yılları arasında Odamıza ulaşan yapı ruhsatı bilgileri ile Oda kayıtlarının karşılaştırmalı incelenmesinde şu sonuç açığa çıkmıştır: 1226 yapı ruhsatından, 352‘sinin incelenmesi tamamlanmış, 265‘inin proje müellifinin hiç İşyeri Tescil Belgesi (İTB) sahibi olmadan ya da İşyeri Tescil Belgesi geçersizken proje ve ruhsata imza attığı anlaşılmıştır.
•· İnşaat Mühendisleri Odası, "unutuşun ve ölümün kolay ülkesi" olmaktan hızla uzaklaşıp, yaşamın ve insanın savunulduğu bir ülke yaratılması çağrısında bulunmaktadır.
17 Ağustos 1999 Marmara depreminin üzerinden 14 yıl geçti. 14 yıl önce başta Gölcük olmak üzere neredeyse tüm Marmara bölgesi depremin yıkıcı etkisini yaşadı; binlerce insan hayatını kaybetti, binlercesi yaralandı, ülke ekonomisi ağır darbe aldı. Açıkçası 1999 depremleri toplumsal psikolojimizi derinden etkiledi. Deprem karşısındaki çaresizlik, "Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" temennisiyle bir parça hafifletilmek istendi ancak 2011 Van depremleri, her şeyin eskisi gibi yaşanmaya devam edeceğini gösterdi. Bu nedenle Türkiye, Van depremlerinin moral bozucu etkisini derinden hissetti, gelecek ve güvenli yaşam kaygısı daha da görünür hale geçti.
Öncesinde de yıkıcı pek çok deprem yaşanmasına rağmen, 1999 depremleri ülke için bir milat olarak kabul edildi, nitelikli ve güvenli yapı üretimi, yapı denetimi ve ilgili mevzuat tartışma gündeminin ilk sırasında kendisine yer açtı, yapı üretim süreci bileşenlerinin görev sorumlulukları, deprem esnasında ve sonrasında nelerin yapılması gerektiğine dair pek çok bilinmez, sorun olarak varlığını hissetti. Deprem gerçeği ve deprem önlemleri bağlamında toplumsal yaşam sorgulandı, yapı güvenliğinin sağlanmasından afet sonrası örgütlenmeye, deprem bilincinin oluşturulmasından mevzuata kadar geniş yelpazeye yayılmış konularda hissedilir kırılmalara sebebiyet verdi, mevcut durumun iç açıcı olmadığı mutabakat noktası olarak kabul gördü. Depremler asli sorunun sağlıksız ve kaçak yapılaşma, mühendislik hizmeti almadan yapı üretilmesi, yapı üretim sürecinin denetlenmemesi olduğunu açığa çıkardı, dolayısıyla da tartışma yapı denetim kavramı üzerine yoğunlaştı.
Depremler kader midir?
Bugünün kritik sorusu, depremlerden gerekli dersin alınıp alınmadığıdır. 1999 depremlerinden ders çıkartılıp çıkartılmadığının turnusolü Van depremi olmuştur, Van depreminin siyasi erk nezdindeki etkisini öğrenmek için yeni bir deprem meydana gelmesi mi beklenecektir? Ülke kamuoyu merak ve kaygıyla bu sorunun yanıtını aramaktadır: Depremler kader midir?
Türkiye bir deprem ülkesidir. Topraklarının ve nüfusunun büyük bir bölümü deprem tehlikesi altındadır. Anadolu coğrafyasında 1900‘lü yılların başından günümüze otuza yakın büyük ölçekli deprem meydana gelmiş ve resmi kayıtlara göre 100 bin civarında insan hayatını kaybetmiştir.
Türkiye, dünyanın önemli deprem kuşakları üzerindedir. Ülke topraklarının yüzde 66‘sı 1. ve 2. derecede deprem bölgesinde yer almakta, nüfusu bir milyonun üzerindeki 11 büyük kent, ülke nüfusunun ise yüzde 70‘i ve büyük sanayi tesislerinin yüzde 75‘i deprem tehlikesi altında bulunmaktadır. Türkiye gerçeği budur; bütün bir toplumsal yaşamın deprem tehlikesine göre düzenlenmesi ertelenemez bir sorumluluk olarak karşımızda dururken, 17 Ağustos depreminin her yıldönümünde soruna ve alınması gereken önlemlere dikkat çekmek durumunda kalmak bile başlı başına tuhaflığa işaret etmektedir. Bu tuhaflığın sorumluluğu elbette ne vatandaşlardır ne de meslek odalarıdır. Sorumlular bellidir; deprem yıldönümleri sorumlulara sorumluluklarını bir kez daha hatırlatmaya vesile olmaktadır.
Bir doğa olayı olan depremin önüne geçebilmek elbette mümkün değildir. Asıl hedef, doğa olaylarının doğal afete dönüşmesinin önüne geçmek, yer hareketlerine ve zemine uygun yapı üretebilmek, depremi tehlike olmaktan çıkartmaktır.
İnşaat mühendisliği, her zeminde, her şart altında güvenli, sağlıklı, yaşanabilir yapı üretiminin gerçekleşebileceğinin mümkün olduğunu kanıtlayan ve uygulamasını gerçekleştiren bir bilim dalıdır.
İnşaat Mühendisleri Odası, bilimsel-mesleki bilgi ve gerekliliklere dayanarak, depremin yıkıcı etkisinin ancak yapı üretiminin ve yapı denetiminin nitelikli hale getirilmesi ile azaltılabileceğini savunmaktadır; bundan sonra da savunmaya devam edecektir.
Yapı denetimi ve mesleki denetim
Depremler yapı denetiminin önemini görünür kılmış, asıl soruna ve çözüme işaret etmiştir.
Yapı denetimi güvenli, sağlıklı, yaşanabilir yapı üretimin olmazsa olmazıdır. Yapı denetiminin sahip olduğu önem, ülkemiz topraklarının değişik düzeylerde depremselliği ile görünür olmaktadır ki, denetim eksikliğinin veya sistemdeki zafiyetin doğurduğu sonuçlar kamuoyunun malumudur.
Yapı denetimi, yapı üretim sürecinin başat sorunu olarak ülke gündeminde önemli bir yer tutmaktadır. Yapı denetimi ne salt güvenli yapı üretimidir ne de doğal afetlerle sınırlıdır. Yapı denetim süreci; yer seçimi, zemin etüdü, projelendirme, yapım koşulları, çevre güvenliği, estetik, sağlık koşulları, ekonomi ve garanti sürelerini içermektedir.
Yapı üretim sürecinin üç temel ayağı bulunmaktadır: Tasarım, uygulama ve denetim. Bu temel özellikler arasında uyumlu ve tamamlayıcı bir ilişkinin tanzim edilmesi ne kadar önemliyse, bütünlüklü bir mevzuat ve eksiksiz bir yapı denetimi de aynı oranda öneme sahiptir. Sürecin bu üç temel ayağının farklı aktörler tarafından yürütülmesi ise sürecin değişmez ilkesel özeliği olarak kabul edilmektedir.
Yapı denetimi bugünle olmaktan daha çok gelecekle ilgilidir. Dolayısıyla yapı denetimi üzerinde yapılan çalışmalara, çıkartılan yasalara, değiştirilen mevzuata geleceğin penceresinden bakmak gerekmektedir; geleceğe dair beklentimizin genel çerçevesi, felsefesi ve ekonomi-politiği bugünkü kararların da belirleyicisi olmaktadır.
Yapı denetiminin düzenlenmesine ilişkin mevzuat çalışmalarının, konunun içerdiği önem ve hassasiyetten hayli uzak olduğu belirtilmelidir. Hükümetin yapı denetimini adeta bir yap-boz tahtasına çevirdiği bilinmektedir. Kanun ve uygulama yönetmelikleri defalarca değiştirilmiştir. Neredeyse altı ayda bir Yapı Denetimi Kanun Taslağı Tasarısı kamuoyuyla paylaşılmaktadır. Bu durum konunun ciddiyeti ile bağdaşmamaktadır. Aynı şekilde, meslek odalarının yetkilerini elinden alan düzenlemelerin, yapı denetim sistemini mevcut durumun bile gerisine düşme tehlikesi karşı karşıya bırakmaktadır.
TMMOB ve bağlı Odaları, yapı denetimin önemine işaret etmekle kalmamış, meslektaşlar tarafından gerçekleştirilen mesleki faaliyetlerin de denetlenmesi konusu üzerinde hassasiyetle durmuş, mesleğin gelişmesi, mesleki niteliğin artırılması, meslektaşların belgelendirilmesi doğrultusunda girişimlerde bulunmuştur.
İnşaat Mühendisleri Odası tasarımdan uygulamaya kadar yapı üretim sürecinin ve sürecin tüm unsurlarının denetlenmesi gerektiğini savunmaktadır.
Türkiye‘nin bir deprem ülkesi olduğu gerçeği unutulmaktadır
Meslek Odaları; toplumsal sorumluluğu gereği mesleki uygulamaların niteliğini yükseltmek amacıyla üyelerinin sicilini tutmakta, üyeler tarafından gerçekleştirilen mesleki faaliyetleri kayıt altında bulundurmakta, bir mühendisin iş yapabilme kapasitesini gözetmekte yapı üretim sürecinin kanayan yarası olarak kabul edilen "imzacılığın" önüne geçmeye, üyelerinin ayıplı, kusurlu iş yapmasını önlemeye, sahte mühendisliğin önünü alınmaya çalışmaktadır.
Hal böyleyken, Hükümet, 636 ve 644 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Meslek Odalarının görev ve sorumluluğu altında bulunan işlerin tamamını Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesinde kurulan Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü‘ne devretti. Aynı şekilde, 3 Nisan 2012 ve 14 Nisan 2012 tarihlerinde, Planlı Tip İmar Yönetmeliği ile Yapı Denetimi Uygulama Yönetmeliği‘nde gerçekleştirilen değişikliklerle, Meslek Odalarının mesleki denetim yapması engellendi; meslektaşların Meslek Odalarından Sicil Durum Belgesi alma zorunluluğu ortadan kaldırıldı. 9 Temmuz 2013 tarihinde 3194 İmar Kanunu‘nun 8. Maddesinde yapılan değişiklikle de Meslek Odalarının kamu adına denetim yapma yetkisi elinden alındı. Mevzuat değişiklikleri neticesinde denetim sisteminde zafiyete yol açıldı, sahte mühendisler ile değişik nedenlerle mesleki faaliyette bulunmaya haiz olmayan mühendisler çoğaldı.
Örneğin, 2011 ile 2013 yılları arasında Odamıza ulaşan yapı ruhsatı bilgileri ile Oda kayıtlarının karşılaştırmalı incelenmesinde şu sonuç açığa çıkmıştır: 1226 yapı ruhsatından, 352‘sinin incelenmesi tamamlanmış, 265‘inin proje müellifinin hiç İşyeri Tescil Belgesi (İTB) sahibi olmadan ya da İşyeri Tescil Belgesi geçersizken proje ve ruhsata imza attığı anlaşılmıştır. Bir başka ifadeyle; incelenen binaların yüzde yetmişi mevzuata aykırı inşa edilmiştir. Dolayısıyla 265 yapı ruhsatının iptal edilmesi gerekmektedir.
Bu veriler, İdarelerin Mühendis ve mimarların yaptıkları işlemlere ilişkin bilgileri her ayın ilk haftası içinde ilgili Meslek Odasına bildirme uygulamasına bile son verilmesinin, proje müelliflerinin ve fenni mesullerin büro tescillerini her yıl yenileme zorunluluğunun ortadan kaldırılmasının, meslek odaları ile mühendisler arasındaki bağın kesilmesinin kaçınılmaz sonucudur. Yapı üretim süreci başıboşluğa, denetimsizliğe sürüklenmekte, mal sahiplerinin güvenli yapı beklentisi karşılıksız kalmakta, hak sahibi vatandaşlar mağdur edilmektedir.
Yapı denetimini yeterince önemsemeyen, imar mevzuatında değişikliklere giderek meslek odalarının yetkilerini kısıtlayan, üye-meslek odası ilişkisinin zayıflamasına yol açan, meslek odalarının üyelerini denetlemesinin engelleyen anlayış, yapı üretimini nitelikli ve sağlıklı olmaktan daha da uzaklaştırmış, yapı denetiminde zafiyete yol açacak şekilde keşmekeşe sebebiyet vermiştir.
Hükümetin meslek odalarıyla ilgili yaklaşımı kamuoyunun malumudur; meslek odalarından duyulan rahatsızlık yeni değildir. Ancak, meslek odalarının güçsüzleştirilmesi pahasına "güçsüz" yapıların ortaya çıkmasına neden olmanın da anlaşılabilir, kabul edilebilir bir tarafını bulmak aynı derecede zordur.
Meslek odalarını sürecin dışına itmenin, mesleki faaliyetlerin ve yapı üretim sürecinin denetiminde zafiyete yol açacak yanlış kararlara imza atmanın bedelini ne yazık ki ülkemiz, toplumumuz ödeyecektir. Anlaşılan o ki siyasi erk, Türkiye‘nin bir deprem ülkesi olduğunu unutmakta, deprem önlemlerinin başında işlevsel, uygulanabilir bir denetim mekanizması geldiği gerçeğini yok saymaktadır.
İnşaat Mühendisleri Odası olarak, yapı denetiminin gerekliliğine, mesleki denetimin kaçınılmazlığına inanıyor, mesleki çalışma esaslarının, Türkiye‘nin bir deprem ülkesi olması gerçeğinden hareketle tanzim edilmesi gerektiğini düşünüyor, bütün bu değişikliklerin, güvenli ve sağlıklı yapı üretimini sağlayamayan bir ülke için ne anlama geldiğini kamuoyunun takdirine bırakıyoruz.
Deprem tehlikesi vesilesiyle kentsel dönüşüm meşrulaştırılmaktadır
Ülkemizde yapı stokunun hali içler acısıdır; yapı stoku tehlikenin boyutunu gözler önüne sermektedir. Ülkemizde yaklaşık yirmi milyon yapı bulunmakta, ancak stokun ayrıntılı bir envanteri çıkarılmadığı için depremde bir bütün olarak nasıl bir davranış sergileyeceği bilinmemektedir. Bilinen, mevcut binaların % 67`sinin ruhsatsız, % 60‘ının 20 yaşından büyük olduğudur.
Bu veriler, kentsel dönüşüm projelerinin kamuoyu nezdinde meşruluğunu ve kabul edilebilirliğini sağlamış, uygulama başlamıştır. Uzun yıllar deprem önlemleri adı altında herhangi bir girişimde bulunmayan, adeta insanları kaderleriyle baş başa bırakan siyasi iktidar, kentsel dönüşüm projelerini tek çözüm yolu olarak gündemine almıştır.
Depreme karşı kentlerimizi, binalarımızı hazır hale getirmek iddiasıyla başlatılan kentsel dönüşüm projelerinin bu amaca ne kadar hizmet edeceği tam bir muammaya işaret etmekte, kamu binalarının akıbeti ise belirsizliğini korumaktadır. Kurumlar arasındaki koordinasyonsuzluk bizleri kaygılandırmaktadır. Açıkçası sorumluluk hangi kurumdadır ve sorumluluk hangi düzeyde yerine getirilmiştir, belli değildir. Örneğin kamu kurumlarına bağlı okulların, yurtların, kreşlerin, hastanelerin tam sayısı, kaç tanesinin yıkılıp yeniden yapılması, kaçının güçlendirilmesi gerektiği, kaçının projelendirildiği, kaç işin bitirildiğine ilişkin bilgilere ulaşmak mümkün olmamaktadır.
Buradan bir kez daha sormak istiyoruz: Okullar, yurtlar, kreşler, hastaneler ve benzeri kamu binalarının durumu nedir? Kaç binanın güçlendirilmesi, kaç binanın yıkılıp yapılması gerekmektedir? Şimdiye kadar kaç binada bu işlemler gerçekleştirilmiştir? Bu yıl da çocuklarımız, kendileri açısından hayati tehlike içeren binalarda mı eğitim görecektir?
Sormak istiyoruz: Kentsel dönüşüm projeleri neden kentsel rantın en yüksek olduğu bölgelerden başlamıştır. Önemsenen sadece insan hayatı, insanın yaşanabilir konutlarda yaşaması değil midir? Riskli bölgeler ya da yapılar neden tek taraflı bir irade ile sadece Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından belirlenmektedir? Kentsel dönüşüm uygulamalarının yol açtığı mağduriyetler, hak kayıpları neden önemsenmemekte, bu soruna çözüm bulunamamaktadır. Boşaltılacak riskli alanlarda yaşayanların yerleşmesi için hazırlanan rezerv alanlar neden, sermaye gruplarının yatırım yapmasına açık hale getirilmiştir?
Sormak istiyoruz: Kentsel dönüşüm kapsamında, sermaye gruplarının rant elde etmesine uygun projeler mevcut mudur?
Kentsel dönüşüm projelerini üstlenen ya da işveren pozisyonunda bulunan TOKİ için sadece kurum içi denetim kanallarının açık tutulması, yapıların güvenirliği noktasında soru işaretleri yaratmaktadır. Yapı üretim sürecinin en büyük sorunu yapı denetim sisteminin kurulamamış ya da yeterince uygulanamıyor olmasıdır. Bu gerçeğe rağmen, kamu olanaklarıyla devasa şirketler haline gelen ve büyük ölçekli iş yapan/yaptıran, yüz binlerce konut üreten TOKİ, KİPTAŞ gibi kuruluşların denetim sisteminin dışında tutulmasını kabul etmek mümkün görünmemektedir. Nitelikli, sağlıklı, güvenli yapı üretimine duyulan ihtiyaç nedeniyle meşruluğu sağlanan kentsel dönüşüm projelerinin kamu idaresi tarafından denetlenememesi, üretilen yapıların ne kadar güvenli olduğu noktasında kaygı uyandırmaktadır.
Meslek Odaları, insan odaklı projeler konusunda ısrarcıdır
Bugün ülkemizde;
Kentsel dönüşüm projeleri kapsamında, kentsel değerler, kentlilerin ortak kullanım alanları, kent merkezinde bulunan yüksek rant sağlayacak alanlar, kıyılar, meralar, kışlaklar, sit alanları, tarihi kaleler, tersaneler, benzeri tüm varlıklar sermaye gruplarının kullanımına açılmaktadır. Teknik, bilimsel ve mesleki gereklilikler kar hırsı nedeniyle göz ardı edilmektedir. Kamu idaresinin tasarruflarına karşı kamusal ve yargısal denetim askıya alınmaktadır. Meslek odaları ve yerel yönetimlerin yetkileri kısıtlanmakta, meslek odalarının kamu adına yaptığı denetim ortadan kaldırılmaktadır. Meslek odaları üyelerinin mesleki faaliyetlerini denetleyemeyecek ve dolayısıyla vatandaşları bilgilendiremeyecek pozisyonda bırakılmaktadır. Güvenli yapı üretiminin olmazsa olmazı sayılan yapı denetimi zafiyete yol açacak mevzuat değişiklikleri yapılmaktadır. Rant odaklı projeler ve vatandaşı müşteri gibi gören yaklaşım, insan odaklı projeler ve sosyal devlet uygulamalarına tercih edilmektedir. Toplumsal hayat insani ihtiyaçların karşılanması, temel hak ve özgürlüklere devlet güvencesi sağlanması temelinde değil de, kar hırsı esasına göre düzenlenmektedir.
Anayasa‘nın 135. maddesine göre kurulmuş, toplumsal yarar ilkesinden ayrılmayan, mesleki alanlarına giren konularda kamu adına siyasi iktidarların uygulamalarını denetleyen meslek odaları bütün bunlara itiraz etmekte, Türkiye‘nin deprem gerçeği ile yüzleşmesi, deprem önlemlerine öncelik verilmesi, kamu dâhil bütün inşaatların denetime tabi tutulması, kâr ve para hırsının değil insani ihtiyaçların belirleyici olması gerektiğini düşünmekte ve bunun için çalışmaktadır.
Meslek odalarının yetkilerinin elinden alınması, mesleki denetimin devre dışı bırakılması Türkiye‘nin bir deprem ülkesi olduğu gerçeğini görmemektir.
Bugün siyasi iktidar, göz göre göre yapı denetimini zafiyete uğratmaktadır. Eğer bunun önüne geçilemezse, ne vatandaşlarımızın deprem tehlikesine karşı aldığı sınırlı önlemler tehlikeyi bertaraf edecek ne de meslek odalarının mesleki denetim yapma noktasında sergilediği ısrarcı tutum sonucu değiştirecektir.
İnşaat Mühendisleri Odası, 17 Ağustos 1999 depreminin yıldönümünde, "unutuşun ve ölümün kolay ülkesi" olmaktan hızla uzaklaşıp, yaşamın ve insan hayatının savunulduğu bir ülke yaratılması çağrısında bulunmaktadır.
TMMOB
İnşaat Mühendisleri Odası
JMO: 17 AĞUSTOS, RANTIN DEĞİL;
GÜVENLİ YERLEŞİMLERDE YAŞAMA HAKKININ SAVUNULDUĞU
BİR GÜN OLMALIDIR!
Bugün 17 Ağustos Depreminin 14. Yıldönümü.
17 Ağustos;
Bir doğa olayı olan depremin afete dönüştüğü gün.
Binlerce canımızı kırk beş saniyede yitirdiğimiz ‘asrın felaketi‘nin yaşandığı gün.
Afet hafızası zayıf toplumlarda ‘depremin unutulabileceği‘ ancak deprem gerçeğinin kendini asla unutturmayacağının bir kez daha hatırlandığı gün.
Plansız ve kalitesiz yapılaşmanın, yapı üretim bedelinin en fazla %0,2‘sine bile ulaşmamasına karşın hep kaçınılan jeolojik araştırmaların ne derece acı sonuçlara ve yüksek faturalara neden olduğunun öğrenildiği gün.
Sosyal bir devletin en temel görevinin yurttaşları için sağlıklı, güvenli ve çevreye dost yaşam alanları ve yapılar üretmek olduğunun anlaşılması gereken bir gün..
İşte, 17 Ağustos`ların unutulmayıp yeniden yaşanmaması için sürekli hatırlanacağı, yapılanların yapılmayanların sorgulanacağı bir gün olması gerekirken; bu gün AKP İktidarı 17 Ağustos‘u, kentsel dönüşüm diye bilinen 6306 sayılı yasanın törensel bir günü haline getirerek; ‘3. BÜYÜK KENTSEL DÖNÜŞÜM HAMLESİ‘ adı altında, 45 ilde aynı anda binaların yıkımının yapılacağı bir kutlamalar gününe dönüştürüyor. Bir rant yasası öne çıkarılarak 17 Ağustos‘u anmanın ve anlamanın içi boşaltılmak isteniyor.
Oysa, 17 Ağustos‘un üzerinden 14 yıl geçmiş olmasına rağmen bu gün;
•· 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 Depremlerinden geriye kalan orta hasarlı binaların hala varlığını koruduğu ve bu yapıların kullanılmaya devam edildiği,
•· Afetlerle mücadele konusunda kurumsal yapılanmada çok başlılığın ve mevzuatsal dağınıklığın giderilmediği,
•· Merkezi ve yerel düzeyde başta deprem olmak üzere afetlerle etkin mücadele edecek planlarının hazırlanmadığı,
•· Ulusal ve bölgesel düzeyde yapılması gereken afet risk harita ve değerlendirmelerine yönelik çalışmaların yetersiz ve çok yavaş ilerlediği
bilinmekte, sonuç olarak hala yapılması gerekenlerin olduğu ortaya çıkmaktadır.
Ülkemizde, birçok boyutuyla yetersiz kalan afet yönetim sisteminin dertlerine karşı bir ‘ilaç‘ olarak sunulan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun‘un, uygulandığı bir yıl içinde afetlere karşı güvenli yerleşimler oluşturmak yerine, düşük gelir gurupları ile kamunun elinde bulunan alanların ranta açılması ile sadece inşaat sektöründeki bazı müteahhitlik firmalarına ilaç olduğu görülmüştür.
Bu yasanın, deprem tehdidi altındaki illerimizin olası yakın depremlerde karşılaşacağı zararları azaltması, mevcut ve sağlıksız yapı stoğunu değiştirmeyi sağlaması mümkün değildir.
Yasanın çıktığı günden bugüne kadar geçen bir yıllık zaman içinde ilan edilen ‘riskli alanlara‘ bakıldığında, ülkenin deprem/afet riski yüksek olan aktif fay zonları üzerinde yer alan yerleşim birimleri yerine, şehirlerin merkezi yerlerinin riskli alan olarak seçilmiş olması, kentsel dönüşüm yasasının can güvenliğinin sağlanması ve yaşam düzeyinin yükseltilmesini amaçlamadığını; asıl niyetin ‘Afet‘ olgusu kullanılarak rant amaçlı projeler yaratmak olduğunu ortaya koymuş, insan yoğunluğu azaltılmış alanlar dahi plan değişiklikleri ile yüksek yapılaşmalara açılarak riskler daha da artırılmıştır.
Yasanın uygulanması için çıkarılan yönetmelik de, daha fazla rant talepleri doğrultusunda üç kez değiştirilmiş ve her değişiklikte kamu yararı biraz daha zedelenmiştir.
Diğer taraftan, 2013 yılının ilk altı aylık dönemine ilişkin alınan Bakanlar Kurulu Karalarının %60‘ının ‘acele‘ kamulaştırma, alt yapı ve kentsel dönüşüm, riskli alan belirleme, tahsis ve toplulaştırma gibi imar ve imar değişikliğine ilişkin kararların oluşturması, Bakanlar Kurulu‘nu adeta belediye imar ve kamulaştırma müdürlüğüne dönüştürmüş ve toplumsal memnuniyet yerine belli kesimleri memnun etme önceliğini de ortaya koymuştur.
Tüm bu olumsuzluklar, 17 Ağustos depreminin 14. yılında, yaşanmış acılara ve tecrübeye rağmen hala afetlere karşı sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşadığımızı söylemeyi ve umutlu olmayı mümkün kılmamaktadır.
Değerli Basınımız,
6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun‘dan ve bu Kanunun kamu vicdanında açtığı yaralardan bahsediyor olmamız bile ülkemizde depremlerden yeterince ders alınmadığının açık göstergesi iken, bir gece yarısı değişikliği ile Kamu yararı güden Odalarımızın afet güvenliğinin temel araçlarından biri olan yapı üretim ve denetim süreçlerinde devre dışı bırakılması tabloyu daha da karamsar bir hale getirmiştir.
Torba yasa maddesi ile, afetlere karşı güvenli yerleşim alanlarının belirlenmesine, nitelikli ve güvenli yapılaşmaya yönelik olarak Odalarımızın yaptığı kamusal mesleki denetim ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bu yasa düzenlemesi ile, fay zonları, heyelanlı bölgeler, taşkın alanları gibi jeolojik tehlike ve riskleri ortaya koyan, yapı-zemin ilişkisini belirleyen planlama ve yapı üretim süreçlerinde hazırlanan raporların denetlenmesi engellenmek istenmiştir. Oda mesleki denetimini ortadan kaldırmayı amaçlayan bu yasa ile, sahte mühendis ve mimarların türemesinin, standartlara uygun olmayan niteliksiz mühendislik hizmetleri verilmesinin yolu açılmıştır.
Bütün bu yasal düzenlemeler de göstermektedir ki, başta deprem olmak üzere afet yönetim sistemi kamu yararı ve bilimsel gerçeklere göre değil, rant odaklı bir temelde kamusal denetimden de kaçırılarak yeniden inşa edilmek istenmektedir.
Ülkemizde dün yaklaşık 150 deprem üretecek diri fay olduğu bilinirken, bugün MTA tarafından yapılan çalışmalarla güncellenen Türkiye Diri Fay Haritasına göre büyüklüğü 5.5 ve üzeri deprem üretebilecek 485 diri fay veya fay segmenti olduğunun saptanmış olması neredeyse tüm ülke coğrafyasının ne derecede büyük bir deprem tehdidi altında olduğunun jeolojik gerçekliğini açık olarak ortaya koymuşken, bu gün düne göre depremlere karşı daha güvenli bir yaşam yolunda olduğumuzu söylemek mümkün değildir.
Kendi Kentsel dönüşümünü deprem zararlarını azaltmaya çare gören, 17 Ağustos anmalarının anlamını çarpıtıp unutturamaya çalışan, odaları mesleki denetim dışında bırakan bu anlayışla, ülkemiz her depremde daha büyük can ve mal kayıpları ile karşı karşıya kalmaya devam edecektir.
TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, 17 Ağustos`u rantın değil, güvenli yerleşimlerde yaşama hakkının savunulduğu bir gün olması çabasını sürdürecektir.
AKP‘NİN 17 AĞUSTOSLARIN İÇİNİ BOŞALTMASINA İZİN VERMEYECEĞİZ...
Bilimle, Emekle, İnatla, Umutla..
17 Ağustos 2013
TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası
JFMO: 17 AĞUSTOS 1999 MARMARA DEPREMİ‘NİN 14. YILDÖNÜMÜ
UNUTMADIK! UNUTMAYACAĞIZ! UNUTTURMAYACAĞIZ!
14 Yıl önce hatırlanması dahi acı veren, İzmit‘te, Adapazarı‘nda, Gölcük‘te, Yalova‘da ve İstanbul‘da binlerce insanımızın ölümüne, kentlerimizin harap olmasına yol açan büyük Marmara Depremini yaşadık. Yüreğimiz yandı. Deprem sırasında ve sonrasında yaşanan çaresizliği, bir doğa olayı depremin bir afete nasıl dönüştüğünü gördük.
Ülkemiz dünyanın en etkin ve yıkıcı deprem kuşaklarından birinin üzerinde bulunmaktadır. Geçmişte ki birçok yıkıcı depremlerde olduğu gibi gelecekte de meydana gelecek depremlerde önlemler alınmadığı takdirde büyük mal ve can kaybına uğrayacağımız unutulmamalıdır.
17 Ağustos 1999 tarihinde meydana gelen Richter ölçeğine göre 7,4 büyüklüğünde Marmara Depremi ve 12 Kasım 1999 tarihinde meydana gelen Richter ölçeğine göre 7,2 büyüklüğündeki Düzce Depreminden sonra 23 Ekim 2011 tarihinde meydana gelen Van Depremi sırasında ve sonrasında yaşadıklarımız ve kaybettiklerimiz bu durumu bizlere izah etmiştir.
Deprem Bölgeleri Haritasına göre topraklarımızın %92‘si deprem bölgesi içerisinde, nüfusumuzun %95‘i deprem tehlikesi altında, büyük sanayi merkezlerinin %98‘i ve barajlarımızın %93‘ü deprem bölgesinde bulunmaktadır.
Bütün bu gerçeklere rağmen;
03 Nisan 2012 ve 14 Nisan 2012 tarihlerinde bürokrasiyi azaltma gerekçesi altında 3030 sayılı Planlı Alanlar Tip İmar Yönetmeliğinde yapılan değişiklikler ile Meslek Odaları tarafından proje müelliflerine verilen mühendislik hizmetlerini yapmaya yetkili olduğuna dair belge yerine proje müellifleri tarafından taahhütname verilmesi şartı getirilmiştir. Bu durum Meslek Odalarının üyeleri üzerindeki denetimini kaldırarak kamunun güvenilir mühendislik hizmetini almasını engellemiştir.
02.07.2013 tarih ve 28695 sayılı Resmi Gazete‘de "Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun Uygulama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik" yayımlanmıştır. Yönetmelik Madde: 3 Riskli Bina Tespit Yöntemi 3.2.5, "Riskli bina tespitlerinde binanın bulunduğu arsada yeni zemin araştırması yapılabilir veya bölgede daha önce yapılmış zemin araştırma sonuçları kullanılabilir. Arsada zemin araştırması yapılmaması durumunda, bölgesel olarak elde edilen verilerin kullanılmasına proje mühendisi karar verecektir. Veri yokluğunda yerel zemin sınıfı Z4 olarak kabul edilir" şeklindedir.
Tüm yapı alanlarında jeofizik çalışmalarla elde edilecek veriler ışığında yerel zemin sınıfı belirlenebilir. Kamu yararı açısından, Riskli bina tespitlerinde binanın bulunduğu arsada yeni zemin etüt raporu hazırlanmalı yeni verilere göre bulunacak yerel zemin sınıfı kullanılmalıdır.
02.08.2013 tarih ve 28726 sayılı Resmi Gazete‘de yayımlanan, 6495 sayılı "Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun‘da; Madde 73 p) 1ı) 3/5/ 1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun 8. maddesine eklenen 1ı) bendi ile "Harita, plan, etüt ve projeler; idare ve ilgili kanunlarında açıkça belirtilen yetkili kuruluşlar dışında meslek odaları dahil başka bir kurum veya kuruluşun vize veya onayına tabi tutulamaz, tutulması istenemez. Vize veya onay yaptırılmaması ve benzeri nedenlerle müellifler veya bunlara ait kuruluşların büro tescilleri iptal edilemez veya yenilenmesi hiçbir şekilde geciktirilemez. Müelliflerden bu hükmü ortadan kaldıracak şekilde taahhütname talep edilemez." düzenlenmesi yapılmıştır.
Bu düzenleme ile meslek odalarının mesleki denetimi tamamen kaldırılmaktadır. Torba Yasa içerisine eklenen bu bentle TMMOB ve bağlı odalar etkisizleştirilmeye, itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır.
Meslek odalarının yapmış olduğu kamusal mesleki denetimi kaldırılarak, serbest çalışan meslektaşlarımızın Odaları ile bağlarının koparılması amaçlanmaktadır. Bu düzenleme ile Oda üyesi olup olmadığı belli olmayan diplomasız jeofizik mühendislerinin rapor hazırlamasının önü açılacaktır. Mesleki denetim olmadığı için Oda mevzuatına göre tescilli bürolarımız haksız rekabete uğrayacaklardır. Etüt ve projelerin standartlara uygun olarak yapılıp yapılmadığı kontrol edilemediğinden hazırlanacak niteliksiz zemin etüt raporları yapı güvenliğinden yoksun bir bina stokunun oluşmasına neden olacak, her depremde olduğu gibi ülkemiz büyük can ve mal kayıpları ile karşı karşıya kalacaktır.
3194 sayılı İmar Kanunu‘nun 8. maddesine eklenen bir bentle TBMM‘de "Torba Yasa Teklifi" görüşülürken gece yarısı önergesi ile yapılan bu düzenleme; Jeofizik Mühendisliği Hizmetlerinin, Jeofizik Mühendisleri Odası tarafından belirlenen, jeofizik mühendisliği asgari ücret tarifesinin uygulanması suretiyle meslektaşlar arasında haksız rekabetin önlenmesi, jeofizik mühendislik hizmetlerinin mesleki, bilimsel ve teknik esaslar, ülke ve meslektaş yararları doğrultusunda verilmesini engelleyici bir düzenlemedir.
Kamu yararı, insanlarımızın depremlerden ve diğer bütün afetlerden korunma, sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşama hakkı açısından 3194 sayılı İmar Kanunu‘na eklenen bu değişikliğin düzeltilmesi gerekmektedir.
Deprem ülkemizde kaçınılmaz bir yaşam gerçeğidir. Unutulmamalıdır ki; geçmişte büyük depremler olduğu gibi gelecekte de olmaya devam edecektir. Önemli olan deprem öncesi gerekli tedbirlerin alınarak deprem riskinin en aza indirilmesi ve depremden sonra arama-kurtarma ve ilk yardım hizmetlerinin koordineli ve sağlıklı bir şekilde organize edilebilmesidir. Aksi takdirde tarihin acı tekerrürleri


