TMMOB VE İŞSİZLİK-İSTİHDAM-DEVLETTE KADROLAŞMA

07.04.2006

Kanaltürk'de yayımlanan ve gazeteci Tuncay Özkan'ın sunduğu Söz Meclisi programının 31 Mart 2006 tarihinde yayımlanan bölümünün konusu "İşsizlik, istihdam ve devlette kadrolaşma" oldu. Söz Meclisi her ayın son Cuma akşamı emek ve meslek örgütü başkanlarının katılımı ile canlı olarak yayımlanıyor. Programa TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı da katıldı.

TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı konuşmasında şunları da söyledi:

Herkese iyi geceler. Öncelikle gecenin bu ilerlemiş saatinde bizi izlemekte olan değerli izleyicilere, size ve katılımcı arkadaşlarımıza saygılar sunuyorum. Bir şeyi daha söyleyerek konuşmama başlamak istiyorum. Bugün Söz Meclisinin en tatsız bölümü oluyor. Neden? Çünkü işsizlik Türkiye‘nin en sıkıntılı, en zor, en çözülemez, en sorunlu ve en acı bir kavramı. Çünkü işsiz kalmak insanın başına geldiğinde bilebileceği en kötü durum. Ve işte burada verilen sayılarla bu ülkede yarın birileri işsiz kalacak. İşsizlik evine ekmek götürememe demek, para götürememe demek, en temel ihtiyaçlarını karşılayamama durumuna düşmek demek. Gerçekten çok sıkıntılı bir konuyu burada konuşuyoruz.

Şimdi, Türkiye‘de işsizliği konuştuğumuzda, işsizliğin devletin resmi sayılarına göre %11 olduğu ve bu oranın her yıl arttığı bir ülkede öne bir başka konu çıkıyor: "Haline şükretmek" durumuna düşmek. İşsizlik artıyor, bu da halen çalışanlara "haline şükretmek alışkanlığı" veriyor. Bugün bütçe plan komisyonunda -herhalde bitirdiler-, Türkiye‘de çalışanların geleceğine yönelik çok ciddi bir karar alıyor. Siyasal iktidar "bir reform, sağlıkta yapısal bir değişim programı" yasası geçiriyor. Bugün siyasal iktidar, IMF ve Dünya Bankası buyruklarıyla "Sağlıkta reform" adı ile kamuoyuna sunduğu, siyasal duruşları birbirinden farklı olan emek örgütlerinin ortaklaşa onca uyarılarına ve muhalefetine rağmen, kendi bildiği doğrultuda bir yasayı komisyondan geçirdi. Şimdi halimize şükretme zamanı değil. KESK‘in DİSK‘in TTB‘nin ortaklaşa çağrısını yaptığı bir halk oylamasında referandum çağrısında Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği bu çabayı desteklediğini burada bir kez daha söylemektedir. Ben bizi dinleyen bütün yurttaşlarımıza, üyelerimize yarın referandum sandıklarında oy kullanmalarını ve bu yasalara "Hayır" demelerini öncelikle söylüyorum. Türkiye‘deki en tehlikeli durum, bana göre "haline şükretme" durumudur. Hayır, bu kabul edilmemeli. İtirazım var diyeceksiniz. Yoksa bu işler olmuyor. Sıkıntılar giderek büyüyor. İşsizliği ve istihdamı konuştuğumuz bu günde bu yasa tasarısına, çocuklarımızın ve Türkiye‘nin geleceği için karşı çıkmak hepimizin sorumluluğundadır. İtiraz ediyorum demek gerekir.

Konumuzun kadrolaşma başlığı ile ilgili olarak şunları söylemek durumundayım: Ben kadrolaşmanın konuşulduğu ortamda yapılacak bir siyasal değerlendirmede, kadrolaşmaya o dönemin hükümetinin yaptığı iş olarak bakmamak gerekir diye düşünüyorum. O doğru olmaz. Öyle Türkiye‘yi çözümleyemezsiniz. Kadrolaşmada, siyasal iktidar sahiplerinin kendi yandaşı bürokratlarla işi yapmaları bir ölçüde makul de karşılanabilir. Yani üst düzey bürokratları, genel müdürleri değiştirmek, o siyasal iktidarın kendine yakın gördüğü insanlarla birlikte çalışma isteği belki onun doğal hakkı olarak da görülebilir ama, sayılar burada söylendiği miktara çımışsa, burada verilen sayılar doğruysa bunun adı en hafif ifade ile "ayıp" olur. Bu iktidar kendinden öncekilerin -burada söylenenlerden çıkardığım rakamlarla-, 10 katı kadar kadrolaşmaya gitti ise kendilerine sadece "kolay gelsin" derim. "Bu hükümet kadrolaşmada kendinden öncekilerden on kat fazla başarılıdır" demek yanlış olmayacaktır.

Şimdi meslek alanımızla ilgili işsizlik ve istihdam konusunda şunları söylemek gerekir: Mühendislik, mimarlık mesleğine baktığımızda, bizim mesleğimizin "hoş" bir meslek olduğu söylenebilir. Bilim ve teknolojiyi insanla buluşturuyorsun. Yer altı, yer üstü zenginlikleri bir nakış gibi işleyebiliyorsun. Bunun mekanizmalarını biliyor ve kullanıyorsun. Akıllısın ve çağdaş bir kafan var. Odağında insan olan iyi işler yapıyorsun. Çalışma alanın keyifli. Ama, bizim mesleğimiz, bizim ülkemizde keyifli olarak yapılabilen bir meslek değil. Niye? 1 Ocak 2006 tarihi itibariyle 280 bin kayıtlı üyemiz var. Ama gelinen noktada üyenin %25i işsiz ya da meslek dışı bir alanda çalışıyor. Bazı mühendislik alanları özelinde bu oran %40 lara ulaşıyor. İnsan şimdi düşünüyor: Yatırımın olmadığı, ranta ve faiz düzenlemesine bağlı bir ekonomik sistemde, böylesi bir ülkede bu kadar mühendise, mimara ihtiyaç var mı? Aslında Türkiye‘nin kalkınması ve gelişmesi için eğer doğru bir planlama yaparsanız bu sayının ne kadar az olduğunu hemen görürsünüz. 760 bin kilometrekareyi aşan bir coğrafyanın üstündeki her şeyi, insan için bir nakış gibi işleyecek mühendis, mimar sayısının gerçekten çok az olduğunu görürsünüz. Ama, gerçek hayata baktığımızda biz % 25 işsiz ve meslek dışı çalışma rakamı koyuyoruz ortaya. Ve sürekli olarak bunun da olumsuza doğru yükseldiğini de biliyoruz. Özelleştirmelerle çıkartılanlar, sanayideki daralma, inşaat sektörünün her türlü olumsuz durumu, sanayileşmeden vaz geçme, bizim arkadaşlarımızı mesleki faaliyetlerinin dışına itmiş oluyor.

3 alanda çalışırlar bu mesleği icra edenler: Kamuda 1980‘li yıllardan beri 657‘ye tabi bir mühendis mimar alınma işi çok düşük sayılardadır bu ülkede. Devlet yatırım yapmamaktadır, siyasal iktidarlar kamudaki mühendisleri ve mimarları gözden çıkarmışlardır. Özel sektörde işten çıkartılı verirsiniz, montaja dayalı bir sanayide size ihtiyaç yoktur. Yatırımın, büyük uzmanlık isteyen, yüksek teknolojiyi barındıran durumlarında yeterlilik sorunun olur, siz çıkartılacak kişi olursunuz. Mesleğinizi kendi firmanızı kurarak serbest mühendis mimar olarak icra etmeye çalıştığınızda kayıtlarımız gösterir ki, inanılmaz sayıda firma kapatılması ya da küçülmesi yaşanır. Üç alanda da çalışan arkadaşlarımızın istihdam sorunu çok büyüktür, ama yaşanan süreçte işsizlik daha önemli bir sorun alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün bunların anlaşılması, durumun vehametinin anlaşılması bir cümle ile çok kolay olacak: 25 yıllık kamuda çalışan bir mühendis arkadaşım, son yapılan zamlar da dahil ortalama 1.100 YTL ücretle yaşamaya çalışmaktadır. 25 yıl sonra devletin mühendisine verdiği değer aylık olarak ancak bu kadardır. Bu rakama çalıştırılan mühendis, mühendis midir, işsiz midir, yoksul mudur, bunların yanıtını siyasal iktidar vermek zorundadır.

Aslında, bütün bu konulara baktığımızda ülkemizde yaşanan bu olumsuz sürecin, dünyanın yaşadığı süreçlerden ayrı tutulması mümkün değil. Adına küreselleşme dediğimiz bir dönem yaşanıyor. Küreselleşme; içinde yaşadığımız döneme damgasını vuran kapitalizmin çok uluslu şirketler aracılığıyla dünya boyutunda kurduğu ekonomik egemenliğin son aşamasıdır. Gelişmiş ülkeler, mal, hizmet ve sermayeyi ülkeler arasında olağanüstü bir hızla dolaştırarak, gelişmekte olan ülkelerin ekonomisini, sanayisini ve çalışanlarını büyük çapta etkilemektedir. Politik ve toplumsal dengeleri bozarak, gelir dağılımını çalışanlar aleyhine kötüleştirmektedir. Küresel dünyada gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurum derinleşmiştir. Spekülatif sermayenin, olağanüstü boyutlara ulaşarak üretime yönelik-verimli sermaye yatırımlarını önlediği, işsizliği arttırdığı, neden olduğu ekonomik krizlerin yıkıcı etkileri ile çalışanları yoksullaştırdığı açıktır. Özellikle son on yılda çalışanların sosyal hakları budanmış, ücretleri azalmış, refah düzeyi düşmüş ve tüm ülkelerde en üstte yaşayan %5 oranındaki kesim, büyük bir ranta ve sömürü artı değerine sahip olmuştur. Küreselleşme aynı zamanda, tekellerin aşırı kâra dayanan birikimi için savaş, gerginlik, çevre sorunları, dünya kaynak ve değerlerinin yağması demektir. Çok uluslu şirketlerin temel stratejileri ise bu talana karşı koymak isteyenleri yok etmektir. Bu amaçla, sendikasızlaştırma, uluslararası tahkim yoluyla, IMF/Dünya Bankası ve DTÖ baskısıyla özelleştirme ve rant ekonomisini egemen kılma uygulamalarıyla gelişmekte olan ülkelerin gelecekleri karartılmaktadır. Bu nedenlerle bu ülkenin mühendisleri, mimarları ve şehir plancıları ve onların örgütü TMMOB, küreselleşmeye ve onun yansımalarına, özelleştirmelere ve rant ekonomisine karşı çıkışını sürdürmektedir.

Oysa 50 yıl önce yazılan "Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi madde 23 de şunlar yazılı değil miydi?: "Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır."

50 yıl önce o gün söylenen bu söz, bugün sosyal devlet olduğu iddia edilen ülkemizde geçerli midir? Hayır, hiç kimsenin çalışma hakkı yoktur bu ülkede, işini serbestçe seçme hakkı yoktur, adil ve elverişli çalışma şartları ve işsizlikten korunma hakkı yoktur.

Bu, sadece ülkemizde böyle değil. İşte sermayenin küreselleşmesinin sonucu: İşte Fransada 26 yaş sınırının altında işe alınanların 2 yıl içinde tazminat hakkı ödemeksizin işten çıkarmaya yönelik yasal düzenleme çalışmaları. İşte Avrupa Birliği‘nde en iyi sayılan ülkelerde işsizlik oranının % 5 oluşu.

Emek Platformu 26 Eylül 2002 tarihinde Türkiye‘de yaşananı, olanı biteni tespit etti. "Yaptığınız iş, iş değil, bu yolun sonu çıkmaz sokaktır." dedi. Emek Platformu programından birkaç cümleyi burada paylaşmak isterim:

Ülkemizde bugün de süren kriz, uzun yıllardır uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde uygulanan, insanı ve emeği gözardı eden ekonomik ve sosyal politikaların ve siyasal tercihlerin sonucudur. Türkiye‘ye bu politikaları dayatan IMF ve Dünya Bankası güdümündeki hükümetler ardı ardına yaşadığımız krizlerin baş sorumlusudurlar.

Türkiye bütçesi, sosyal devlet ilkelerinin gereklerini yerine getirme anlayışından tümüyle uzaklaştırılarak, tamamıyla bir iç ve dış borç faizi ödeme mekanizmasına indirgenmiştir. Planlama fikrinin tümden gözardı edildiği ve gerçek anlamda "vahşi kapitalizmin" uygulandığı bir süreç yaşanmaktadır.

Özelleştirme ile KİT‘lerin tasfiye edilme sürecine ek olarak, tarımda liberalleştirme adı altında tarımın uluslararası tekellere açılması gerçekleştirilmektedir. Tarım kesiminin verim artışı azalmakta ve özellikle tarımdaki küçük üreticiler yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Hayvancılık gözden çıkarılmış durumdadır.Sosyal güvenlik, sağlık, eğitim başta olmak üzere; tüm temel haklar sadece parası olanların yeterince yararlandığı bir anlayışa terk edilmiştir. Pek çok küçük ve orta ölçekli işletmeler batmakta ve pek çok esnaf kepenklerini kapatmak zorunda kalmaktadır.

Bugüne kadar IMF ve Dünya Bankası politikalarını savunarak uygulayan hükümetler, ülkemizi derin açmazların içine sürüklemektedirler.

Halkın refah düzeyini yükseltmeyi, gelir dağılımındaki uçurumları gidermeyi ve rant yerine üretimi arttırmayı amaçlamayan hiçbir politika çözüm üretmeyecektir. Türkiye ekonomisinin sanayileşme, istihdam ve yatırım artışlarına dayalı dengeli bir büyüme yapısına kavuşturulması ancak kapsamlı ve eş zamanlı bir kamu kesimi, mali kesim ve ödemeler dengesi reformu ile sağlanabilecektir.

Yukarıda ortaya konulan sürece karşı oluşan tepkileri bastırabilmek amacıyla antidemokratik uygulamalar artmış; ülkenin emek ve demokrasi güçlerinin görüş ve önerilerini kamuoyuna aktarma ve kamuoyu yaratma olanakları da kısıtlanmıştır. Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda yasal ve fiili kısıtlamalarla insan hakları ihlalleri gündemde kalmaya devam etmiştir. Hukukun üstünlüğü yerine, her kademede hukuksuzluğun ve kuralsızlığın hüküm sürdüğü bir çürümüşlükle karşı karşıya kalınmıştır.

Parlamento ve hükümetlerin yapması gereken, başarısızlığı kanıtlanmış ve toplumsal desteği kalmamış, yolsuzluk ve yoksulluk üretmekten başka bir işe yaramayan IMF ve Dünya Bankası politikalarından ve bu politikalara zemin oluşturan siyasal sistemden vazgeçmek ve siyasal sistemi demokratikleştirerek halka açmaktır..

Öncelikle, siyasi iradenin uluslararası sermayeye değil; halka hizmet yönünde belirmesi gerekmektedir. Bu nedenle de sorun, emekten yana politikaları yaşama geçirecek siyasi iradenin iktidara taşınması sorunu haline gelmiştir...

Türkiye‘de aslında emek tarafından ya da demokrasi güçleri açısından bakarsanız sorunlar tespit edilmiş sorunlardır. Burada önemli olan bu değişimin ve dönüşümün nasıl yapılacağının planlanması ve programlanmasında yatıyor.

Makina Mühendisleri Odamız ve TMMOB yıllardır bu ülkede Sanayi Kongreleri gerçekleştirir. 1960‘larda başlayan bu serüven, 1987‘den beri her iki yılda düzenli olarak yapıla gelmiştir. 2001 yılında "Küreselleşme ve Sanayileşme" başlığında, 2003 yılında Küreselleşme ve AB süreçlerinin ülke sanayi ve mühendislerine etkileri" başlığında, 2005 yılında da "Sanayileşme, istihdam ve refah" isimli bir başlıkla gerçekleşti. Kongrelerimizin tamamının Sonuç Bildirileri kamuoyu ile paylaşıldı.

İşsizlik ve istihdamı konuştuğumuz bu gün, son yapılan Sanayi Kongresi‘nin bir bölümünü sizle paylaşmak istedim: Şunları yazmışız: "Küreselleşmenin, emeği baskı altına alan stratejisine karşı en azından belirli ilkelere sahip çıkılması gerekir: İstihdamın bir hak olarak kabul edilmesi, Çalışma saatlerinin en aza düşürülmesi, Çalışmanın doğayı tahribinin en aza indirilmesi, Her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması, Sadece fırsat eşitliğinin değil eşitliğin kendisinin de bir değer olduğu kabulü, Üretimin hem işçiler, hem de çevre hakkını içerecek biçimde maksimum demokratik kontrolü, Tüketimin eğitim, sağlık, ulaşım ve rekreasyonu da içerecek biçimde toplumsallaştırılması bu ilkelerin en önemlileridir."

Aslında işsizlik ve istihdam konusu; "Emekçilerin örgütlü gücünün katılımı, stratejik demokratik bir planlama, Bilim, teknoloji ve Ar-Ge yatırımlarına sistemli bir yaklaşım, Üretimin üretkenlik artışlarının, teknolojik yeniliklerin ve ihracatın sistemli ve adil bir biçimde teşvik edilmesi, Finans sisteminin spekülatif sermaye akışını durduracak ve ekonomik programı destekleyecek şekilde yeniden yapılandırılması, Adil bir vergi sistemi, Uluslararası ekonomiyle, ekonomik kuruluşlarla özgüvene ve bağımsızlığa dayalı ilişkiler, Ücretsiz ve nitelikli bir kamu eğitim sistemi ve kamu sağlık sistemi, Yoksulluk ve yolsuzluklara karşı sistemli bir mücadele, özgür ve özerk bir üniversite ortamı, özgür basın" başlıklarında yürütülecek bir tartışmaya mutlaka gereksinim duymaktadır.

Son olarak şunu belirtmek istiyorum: Türkiye‘de emek güçleri, demokrasi güçleri açısından yaşanılanların ve ne yapılması gerektiğinin bilimsel analizleri mevcuttur. İnsanlar bu işe kafa yoruyor, emek örgütlerinin, meslek örgütlerinin onlarca görüşü var. Belki önemli olan, işte burada siyasetin toplumsallaştırılması dediğimiz bir şey. Sanırım bir aygıt problemi var. Onun çözülmesi ile birlikte Türkiye‘nin insanımızın hiç de layık olmadığı bu sistemden kurtuluşu belki bununla mümkün olabilecektir diye son sözümü söylüyorum. Teşekkür ederim.