TÜRKİYE 19. ULUSLARARASI MADENCİLİK KONGRESİ VE FUARI GERÇEKLEŞTİRİLDİ

13.06.2005

19. Uluslararası Madencilik Kongresi ve Fuarı TMMOB Maden Mühendisleri Odası tarafından 9-11 Haziran 2005 tarihlerinde İzmir'de gerçekleştirildi.

Açılış konuşmaları Mehmet Torun (Maden MO Başkanı), Serdar Ö. Kaynak (TMMOB Yönetim Kurulu Üyesi), Selahattin Anaç (Türkiye Kömür İşletmeleri Genel Müdürü),Fethi Özdemir (İzmir Vali Yardımcısı), Aziz Kocaoğlu (İzmir Belediye Başkanı), Prof. Dr. Emin Alıcı (Dokuz Eylül Ü. Rektörü), Yener Cander (Maden İşleri Genel Müdürü) tarafından yapıldı.

Kongrede 19 oturum düzenlendi ve "Enerji Politikaları ve Yeraltı Kaynaklarımız" paneli yapıldı.

Uluslararası Madencilik Fuarı da 9-12 Haziran 2005 tarihinde gerçekleştirildi.

Kongre sonunda Sonuç Bildirgesi basına ve kamuoyuna duyuruldu.

TMMOB Yönetim Kurulu Üyesi Serdar Kaynak açılış konuşması sırasında şunları söyledi:

Sayın konuklar değerli meslektaşlarım, hepinizi TMMOB adına selamlarım.

ÇASGEM‘in yönetmelikleri gereğince 5‘inci risk grubunda değerlendirilen "madencilik" faaliyeti dünyanın en ağır iş kollarından biri olduğu bilinmektedir.

2005 yılında ülkemizde Zonguldak, Kastamonu-Küre, Gediz ve Seyit Ömer‘de madencilik faaliyetinde bulunan 4 maden mühendisi arkadaşımızı "iş kazası" sonrası kaybettik. Anıları her daim bizlerle birlikte yaşayacak.

Bizler hukuksal açıdan her ne kadar işveren vekili konumunda görülsek bile; çalışma şartlarında böyle bir konumda olmamız fiili olarak söz konusu değildir.

Madenlerdeki grizu, yangın, göçük işçi-mühendis ayrımı yapmıyor. İş kazası sonrası geride kalanlar mağdur oluyor. Bu mağduriyet "yeni personel rejiminin" görüşüldüğü şu sıralarda yasalarla giderilmelidir. Yetkililerin ve ilgililerin bu konuya önemle eğilmelerini istiyoruz.

Diğer yandan özelleştirme furyası son sürat devam ediyor. Özelleştirme programı kapsamında madencilik sektöründe faaliyet gösteren kuruluşlarda yer aldığı bilinmektedir.

Ülkemizin işleyen tek gümüş madenine sahip Eti-Gümüş A.Ş.- tek blister bakır üretim tesisi Karadeniz Bakır İşletmesi Samsun İşletmesi, Eti Bakır A.Ş., Eti-Krom A.Ş. birer birer madencilik deneyimi bulunmayan firmalara devredilmiştir.

Madencilik faaliyetinin ehli olmayan firmalarca yürütülmesi beraberinde "iş kazalarını" daha da vahim boyutlara taşıyacağından kimsenin şüphesi olmasın.

Bunlar yetmezmiş gibi; şimdide sırada teknoloji sorunları olmasın rağmen; 2004 yılında 26,5 milyon $ kar eden Şeydişehir Alüminyum A.Ş. özelleştirilmesi gündemde.

Ayrıca özeleştirme İdaresi Başkanlığı; ülkemizin tek yassı çelik üreten kuruluşu Erdemir ile yassı ürün üretmek için modernizasyon ve dönüşüm yatırımları devam eden İsdemir‘i bünyesinde bulunduran Erdemir Grubunun sermayesindeki % 46,12 oranındaki kamu hisselerinin blok satış yoluyla özelleştirilmesini kararlaştırılmıştır.

2004 yılında 3,3 milyar $‘lık bir ciro gerçekleştiren 590 milyon $ kar eden, Erdemir Grubu‘nun kamu hisseleri satılmamalı, Erdemir‘in kamu payına düşen karları bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da yatırıma dönüştürülüp büyümesi için kullanılmalıdır, hal böyle iken "altın yumurtlayan tavuk niye satılmak için, pazara sunulur" bilinmez.

Diğer yandan Jeotermel ve mineralli sular yasa tasarısı komisyonlarda beklemekte. Bu yenilenebilir kaynak, yeraltından çıkartılmasından, dağıtılmasına, tekrar yerine deşarj edilmesine kadar.

Kullanımında ise; Elektrik enerjisi üretiminden, ısınmaya içinde zararlı maddeler dolayısıyla hangi kaynağın termal turizminde kullanılmasına kadar bir çok meslek disiplinini ilgilendiren multi disipliner bir konu.

Bu konuya ilişkin TMMOB raporu kamu oyuna sunulmuştur.

İlgililerin bu yasa tasarısının son şeklinin verilmesinde TMMOB raporunu göz önünde bulundurmalarını bekliyoruz. Konunun takipçisi olacağız.

Yine madenciliğin en sıkıntılı konularından birisi olan kömür madenciliği, bilindiği gibi Çevre ve Orman Bakanlığı‘nca yayınlanan "Isınmadan kaynaklanan hava kirliliği konulu" yönetmeliğinizin 20‘inci maddesinde "Doğalgaz‘ın bulunduğu her yerde, kömür kullanılmayacaktır" gibi bir ibare mevcuttu.

Biz TMMOB olarak buna ilişkin bir hukuk sürecini başlattık ancak daha sonra yayınlanan ve kömürü yasaklayan ifadelerin kalktığını ve düzeltmelerin yapıldığı görüldü.

Diğer yandan ise;

Türkiye Elektrik üretiminde yerli kömürün kaynak payları her yıl düştüğü görülmektedir. 1998‘te % 40 olan yerli kömürün kaynak payı 2004 yılında % 17‘ye düşmüştür.

Bunun yanında ise; ithal kömürün kaynak payı ise artmaktadır.

2003 yılında %2 olan payı 2004 yılında %6‘dır. AB müktesebatı sürecinde Kyoto Protokolüne de imza atacağımızı düşünerek bu gidişatın sonunun nereye varacağı bilinmez.

Madencilikte daha çok yolumuz var.

Bu yolları kat edeceğiz engelleri aşacağız madenciliğin önünü açacağız derken her yeni dönemde; yeni zorluklarla karşılaşıyoruz.

Ama ne var ki; başarı denilen olguya; ancak bu zorluklar aşılabildiği an ulaşılıyor.

TMMOB olarak, uluslar arası madencilik kongresinin ve fuarının başarılı geçmesini diler; beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim.

Türkiye 19. Uluslararası Madencilik Kongresi Sonuç Bildirgesi

Türkiye madencilik sektörünün 1980‘li yıllara kadar sürdürdüğü kamu ağırlıklı yapısı, bu tarihten sonra, gerek kamu madencilik kuruluşlarına gerekli olan yatırımların yapılmaması, gerekse kapatma ya da özelleştirmeler yoluyla özel sektör ağırlıklı bir yapıya dönüşmüştür. Kamu işletmelerinin verimsizliğe neden olduğu, bununla beraber, piyasa mekanizması içerisinde kaynakların etkin kullanımının sağlanacağı iddia edilmiş, özelleştirmeler ile rekabetin sağlanacağı, maliyetler ve fiyatların düşeceği, ekonomik verimliliğin arttığı bir yapı öngörülmüştür. Madencilik sektörü için gerekli olan yerli ya da yabancı sermayenin bu yolla temin edilebileceği, özel sektör dinamizmi ile ülkemiz madencilik sektörünün hızla gelişeceği iddia edilmiştir. Bu varsayımlar ile, madencilik sektöründe kamu girişimciliğinden vazgeçilmiş, kamunun elindeki işletmeler özel sektöre devredilmek suretiyle madencilik sektöründe yapısal dönüşüm sağlanmıştır. Bu dönüşüm sonucu, bugün, kömür ve borlar dışında kalan madencilik alanında kamunun kayda değer bir üretimi bulunmamaktadır.

Sektörün lıberalizasyonuna yönelik yukarıda değinilen tüm bu faaliyetlerin sonucunda, gerek maden aramaları gerekse üretimler büyük ölçüde sekteye uğratılmış, kamu madencilik kuruluşları ana işlevlerinden uzaklaştırılarak birer enkaz yığını haline getirilirken yerlerine hiç birşey konulamamıştır.

Türkiye madenlerini aramaktan vazgeçmiştir. Kamu madencilik kuruluşları giderek küçültülmüş, yatırım yapılmamak suretiyle eskimeye ve verimsizliğe terkedilmiştir. Madencilik sektörüne finans sağlayan Etibank Bankacılık yok edilmiştir.

Bununla beraber, sonuçlar, önerileri ileri sürenlerin başlangıç varsayımlarını doğrulamamaktadır. Madencilik sektöründe kamu işletmeciliğinin olumsuzluklara neden olduğu, madencilik faaliyetlerinin serbest rekabet koşullarında faaliyet gösteren özel sermayeli şirketler tarafından yerine getirilmesi durumunda ekonomik ve toplumsal yararın elde edilebileceği düşüncesi, ülkemiz madencilik sektöründe 25 yıldır devam etmekte olan uygulama sonuçlarıyla uyuşmamaktadır.

Sabit sermaye yatırımları içerisinde madencilik yatırımlarının payı ve ülkemiz madenciliğinin üretim düzeyi giderek düşmektedir. Kamu yatırımlarından vazgeçilmiştir. Ancak, artacağı varsayılan özel sektör yatırımlarında ise ciddi sayılabilecek bir artış görülmemektedir. Kamu kesimindeki düşüşün özel kesimce doldurulamaması, uygulanan politikaların yanlışlığını açık olarak göstermektedir. Madencilik sektöründeki istihdam 20 yılda 100.000 kişi azalarak yarıya inmiştir.

Madencilik sektöründe, kamu mülkiyetinin özel sektöre devrinin, ekonomide etkinlik ve verimliliği sağlamak için yeterli olmadığı görülmektedir. Gerçek sorunlar göz ardı edilirken, çözümün sadece mülkiyet devrinde aranması, bilimsellikten son derece uzak bir yaklaşım olarak önümüzde durmaktadır.

Madenlerimiz, çok büyük oranda hammadde olarak dışarıya satılmakta olup, sanayiye dönük kullanımları sınırlı kalmaktadır. Özelleştirme, bu sorunu çözmeye yönelik bir girişim değildir. Gerçek sorun yine çözümsüz kalmaktadır.

Yapılması gereken, kamunun elindeki işletmeleri özelleştirmek ve madenlerimizi hammadde olarak ülke dışına ihraç edilmesini sürdürmek değil, mevcut hammadde kaynaklarını sanayi sektörlerinin kullanımına sunmak, böylece katma değeri artırmak olmalıdır.

Madencilik sektörünün, plansız ve kuralsız ortamlarda ülke kalkınmasına herhangi bir yarar sağlaması beklenilmemelidir. Madencilik sektöründe başarı için planlama ön koşuldur Söz konusu planlamada ülke sanayi sektörleri ile entegrasyon ön planda tutulmalıdır. Madenlerimizin ekonomik gelişme bakımından önemi, fazla miktarlarda üretilip yurt dışına satılarak döviz elde edilmesinde değil, sanayiye düşük maliyette ve kaliteli girdi sağlamasındadır.

Madencilik sektöründe özelleştirmelerin, sektörün gelişmesini sağlayacağı varsayımı irdelenmeye ve araştırılmaya muhtaçtır. Son yirmi yılda edinilen deneyim, özelleştirme söylem ve uygulamalarının sektörün daha da gerilemesine neden olduğu şeklindedir.

Ülkemiz madencilik sektöründe bilimsellikten uzak uygulamalardan derhal vazgeçilerek, insanı ve insan emeğini merkeze koyan, bir yandan madencilik faaliyetlerinde kamunun etkin gözetim ve denetimini sağlarken, diğer taraftan söz konusu faaliyetlerin çevre ve ekosistemlerin korunmasını da gözeten, temel olarak ekonomik kalkınmaya ve yoksulluğun azaltılarak gelir dağılımının düzeltilmesi hedeflerine yönlendirilen bir "ulusal madencilik politikası" oluşturulması, gerek toplumun yararı, gerekse madencilik sektörünün gelişimi bakımından son derece büyük önem taşımaktadır.

Bu çerçevede, madencilik sektörünün geliştirilmesine yönelik temel ilkeler aşağıda sıralanmaktadır:

a) Her tür ekonomik faaliyette olduğu gibi madencilik faaliyetlerinde de amaç, insanın refah ve mutluluğudur. İnsan onuruna ve emeğine saygı, madencilik faaliyetlerinin planlanma ve uygulanmasında hareket noktası olmalıdır. Kamu yararı, öncelikli olarak göz önünde tutulmalıdır.

b) Madencilik sektörünün tüm alt sektörlerinde üretim arttırılmalıdır. Ancak, söz konusu üretimin hedefi dış satım değil, ülke sanayi sektörleri olmalıdır. Madencilik sektörünün ülke kalkınmasındaki kritik önemi, fazla miktarlarda üretilip yurt dışına satılarak döviz elde edilmesinde değil, ancak, yerli sanayiye düşük maliyette ve kaliteli girdi sağlamasındadır. Bu çerçevede, madencilik sektörünün planlanmasında ülke sanayi sektörleri ile entegrasyon ön planda tutulmalıdır. Sektörde hammadde ihracatı engellenmeli, madencilik üretimlerini sanayi ürünlerine dönüştüren entegre projeler teşvik edilmelidir.

c) Madencilik sektörünün geliştirilmesine yönelik oluşturulacak tüm amaç ve hedefler ile uygulamalar, herşeyden önce bilimsel ve teknik temeller üzerinde geliştirilmeli, bilimsel bilgi ile desteklenmeyen söylem ya da tasarılardan uzak durulmalıdır. Bugüne kadar, madencilik sektöründe, özelleştirme ve özelleştirmeye yönelik olarak yapılan çalışmaların hiçbirinden madencilik sektörünün gelişmesine yönelik olumlu bir sonuç alınamamış, tersine sektörün dinamizmi açısından son derece önemli işlevler gören kamu kuruluşları da yatırım yapılmamak suretiyle küçültülmüştür. Madencilik sektöründe özelleştirmelerin, sektörün gelişmesini sağlayacağı varsayımı irdelenmeye ve araştırılmaya muhtaçtır. Son yirmi yılda edinilen deneyim, özelleştirme söylem ve uygulamalarının sektörün daha da gerilemesine neden olduğu şeklindedir. Olumlu sonucu verecek modeller, ancak ve ancak sorunların ortaya doğru konulabilmesi ile mümkündür.

Madencilik sektöründe özelleştirme ve yeniden yapılandırma çalışmaları önemli boyutta toplumsal ve insani sıkıntılara yol açmaktadır. Söz konusu sıkıntıları giderecek önlemlerin mutlak surette yaşama geçirilmesi gerekmektedir.

d) Ülkemizin ihtiyacı olan enerjinin, yerli maden kaynaklarımızdan karşılanması öncelikli hedef olmalıdır. Sanayinin ihtiyacı olan ucuz enerji üretiminin sağlanması ve bu enerjinin sürekli ve güvenilir olması bakımından, yerli maden kaynaklarımızın kullanılması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Elektrik enerjisi arz-talep dengesinin sorunsuz sürdürülebilmesi için, ulusal maden kaynaklarımıza öncelik veren, akılcı bir enerji politikası zaman kaybedilmeden oluşturulmalıdır.

e) Maden aramaları uzun yıllardır ihmal edilmiştir. Aramalarla ilgili etkin yasal ve yönetsel yapıların hızla tesisi ve çağdaş teknolojilerin kullanıldığı arama faaliyetlerinin, kamu denetiminde ve mutlaka rasyonel bir stratejik plan çerçevesinde yürütülmesi gerekmektedir. Bu amaçla Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü yeniden yapılandırılarak, uzun yıllardır ihmal edilen maden aramaları konusunda yeniden lokomotif kuruluş konumuna getirilmelidir. Bu amaçla MTA‘ya gereken kaynak ayrılmalıdır.

Maden aramaları için uzun dönemli ve stratejik planlar geliştirilmeli, söz konusu planlamaların ve arama faaliyetlerinin altyapısı Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü‘nce yapılmalıdır. Diğer kamu ya da özel kurum ve kuruluşlarca yapılacak aramalar, MTA tarafından söz konusu planlamalar çerçevesinde yönlendirilmeli ve denetlenmelidir.

f) Madencilik sektöründe aramadan uç ürüne kadar her aşamada ileri teknoloji kullanımı amaçlanmalıdır. Üretim ve kaynak performansının iyileştirilmesine ve yeni ürünlerin elde edilmesine yönelik olarak yeni gelişen teknolojilerin kullanımı, bu sektörün ülke kalkınmasına katkısı bakımından kritik önemdedir. Bu nedenle sektörde yüksek teknoloji kullanımı ve üretilmesine yönelik araştırma-geliştirme çalışmalarına öncelik verilmelidir. İleri üretim teknolojilerinin geliştirilmesi ve kullanımı, daha temiz ve daha etkin madencilik süreç ve ürünlerinin temini bakımından önkoşuldur.

Bilim ve teknoloji politikaları oluşturulmalı, madencilik sektörü bu politikalar içerisinde yerini almalıdır. Bilim ve teknolojiyi süratle ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürebilme mekanizmaları hayata geçirilmeli, madencilik sektöründeki kamu ve özel kuruluşların araştırma ve geliştirme faaliyetleri söz konusu sistem kapsamında teşvik edilmelidir. Türkiye’nin uluslararası ortak araştırma-geliştirme projelerinde yer almasına yönelik yasal düzenlemeler yapılmalı, bununla ilgili teşvikler sağlanmalıdır. Bilim ve teknoloji üretimine yönelik araştırma-geliştirme faaliyetleri için ayrı bir bütçe oluşturulmalı, üniversite-sanayi ortak araştırma merkezleri, teknoloji geliştirme bölgeleri kurulmalıdır.

g) Gelişmiş teknoloji kullanımı ve yeni madencilik teknolojilerinin geliştirilmesi, sektöre önemli katkılar yapacak yeni fırsatlar yaratacaktır. Bu çerçevede söz konusu teknolojilere uyum sağlayacak ve bunları kullanabilecek iyi eğitilmiş işgücünün varlığı önemlidir. Sektörde teknik eleman istihdamının süratle artırılması, genel verimliliğin artışı bakımından son derece önemlidir. Madencilik sektöründeki eğitim ve öğretim konusunun yeniden ele alınması ve sektörün gereksinim ve beklentilerinin yansıtılması gerekmektedir.

Her maden işletme faaliyeti için en az bir maden mühendisinin istihdamı zorunlu olmalıdır. Madencilik faaliyetlerinin kaynak kaybına yol açmadan, çevreyle barışık, akılcı ve ekonomik kurallara göre ve iş güvenliği ve işçi sağlığı esasları çerçevesinde yürütülmesi bilimsel ve teknik bilginin kullanımı ile mümkündür. Bu durum, sektörde bilim ve teknolojinin uygulayıcısı olan maden mühendisinin istihdamını gerekli kılmaktadır.

h) Ülke madencilik sektörünün en önemli darboğazlarından biri, gerek kamu gerekse özel kuruluşlardaki yönetsel yapıların verimsizliğidir. Bu yapıların verimliliğine yönelik çalışmalar, madencilik sektörünün gelişimi bakımından son derece önemlidir. Söz konusu yapılarda hesap verilebilirlik ve şeffaflık mutlaka sağlanmalıdır. Madencilik sektöründeki kamu kuruluşlarının gerek örgüt yapılarının gerek personel yönetimlerinin mutlak surette çağdaş bir anlayışla yeniden ele alınması gerekmektedir. Hantal örgütsel yapılar, dinamik ve rasyonel bir işletmecilik için engel oluşturmaktadır.

Yasal mevzuatın uygulanması ve uygulamaların denetlenmesi bakımından, mevcut yönetsel yapıların yetersizliğinden kaynaklanan sorunlar bulunmaktadır. Maden Kanunu‘nu uygulamakla görevli kuruluş yeniden yapılandırılarak taşra teşkilatı oluşturulmalı, yerinden ve etkin denetim bürokrasinin azaltılması suretiyle sağlanmalıdır. Maden İşleri Genel Müdürlüğü, çok sayıdaki ruhsat sahası için gereken sayıda teknik elemanı istihdam edememesi nedeniyle işlevlerini istenilen düzeyde yerine getirememektedir. Bu kurumun teknik eleman gereksinimi karşılanmalı, sektörde mevcut diğer kamu kuruluşlarındaki bilgi birikiminden yararlanmasına yönelik düzenlemeler ve gerekli eşgüdüm sağlanmalıdır.

i) Sektörde pazar araştırması kavramı gelişmemiştir. Bu konunun kapsamlı bir çerçevede yeniden ele alınması, gerek mevcut gerekse gelişen pazarların yakından takip edilerek değişikliklere uygun stratejilerin belirlenmesi gerekmektedir. Madencilikte mevcut pazar payının arttırılması amacıyla rafine ürün kapasitesinin ve ürün çeşitliliği ile ürün kalitesinin arttırılmasına yönelik yatırımlar yapılmalı, pazarlama stratejileri oluşturulmalı ve etkin dağıtım ağları kurulmalıdır.

j) Çevre faktörü göz ardı edilerek madencilik faaliyetlerinin yürütülmesi, içinde bulunduğumuz yüzyılda mümkün değildir. Sürdürülebilir kalkınma kavramı içerisinde ya madencilik ya çevre dayatması bulunmamaktadır. Madenciliğin çevreye etkilerini yadsımak mümkün değildir. Ancak, madencilik sektöründe, çevre dostu teknoloji ve yöntemlerin kullanılması, madencilik süreçlerinde ya da sonrasında çevrenin korunmasına ya da yenilenmesine yönelik önlemlerin alınması, sektörün gelişimini engellemeyecek, aksine genel anlamda sektörün gelişimine yönelik katkıyı yapacaktır.

k) Madencilik sektöründe, toplumu eğitme ve bilgilendirme gereksinimi hızla artmıştır. Madencilik sektörünün ülke kalkınması ve toplumların gelişmesindeki önemi konusunda kamuoyu bilgilendirilmelidir. Toplumun, bir istihdam alanı ve gelir kaynağı olarak madenciliğin önemi hakkında eğitilmesi, sektörün gelişmesi bakımından son derece önemlidir.

l) Madencilik sektörünün her alanında, şeffaflık ve bilgi akışı sağlanmalı, alınan kararlardan toplumun her kesimi bilgilendirilmelidir.

m) Yerel halkın onayını almamış hiçbir ekonomik girişiminden başarı şansı beklenemez. Madencilik sektörüne ilişkin alınacak kararlarda ilgili yöre halkının da katılımı sağlanmalıdır.

n) Toplumsal, ekonomik ve çevresel bakımdan sürdürülebilir bir madencilik sektörünün gelişimi; devlet, sektörde faaliyet gösteren kurum ve kuruluşlar ile demokratik kitle örgütleri ve sivil toplum örgütlerinin yapıcı işbirliği ile mümkündür. Söz konusu tarafların doğrudan katılımları olmaksızın hazırlanacak herhangi bir sektör planının ya da plan uygulamasının başarılı olması mümkün görülmemektedir.

TMMOB
MADEN MÜHENDİSLERİ ODASI
YÖNETİM KURULU
İzmir, 11 Haziran 2005

TMMOB Enerji Çalışma Grubu Üyesi Cengiz Göltaş Kongre sırasında yaptığı konuşmada şunları söyledi :

Değerli Konuklar, Sevgili Meslektaşlarım,

TMMOB Enerji Çalışma Grubu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. 19.Uluslararası Madencilik Kongresinde aranızda olmaktan büyük bir mutluluk ve onur duyduğumu ifade etmek isterim. Meslek alanlarımıza ilişkin önemli bilgilerin tartışıldığı bu başarılı kongre nedeniyle Maden Mühendisleri Odası‘nı bir kez daha kutluyorum.

Değerli Katılımcılar....

Sözlerime başlamadan önce yarım yüzyıllık tarihsel bir geçmişe sahip Maden Mühendisleri Odasının ülkemizin son 50 yıllık ekonomik sosyal ve siyasal sürecine tanıklık ettiğini, ülkemizdeki demokrasi tarihi ve kurumsal yapılar değerlendirildiğinde, kesintisiz olarak geçen 50 yıllık dönemin TMMOB bütünlüğü içerisinde çok önemli bir birikimi yansıttığını belirtmek isterim.

Değerli Konuklar, Maden Mühendisleri Odası ülkemizin yakın tarihinde neredeyse Cumhuriyetin yaşadığı tüm süreçleri takip eden, kendi meslek alanından bu süreçleri kamunun yararına bilim ve teknolojiden yana sorgulayan kimliği ile azımsanmayacak bir değeri yansıtıyor.

Kendi bültenlerinde "Yeryüzünün aydınlanması için yeraltını kurduklarını" belirtenler, çalışmalarında temel ilke olarak yeraltı kaynaklarının aranması, teknolojik özelliklerinin saptanması ve ve üretilmesi adına mühendislik bilim ve tekniklerinin uygulanmasını gözetirken, ülkemizin borlarına, bakırlarına, demirlerine, kömürlerine başta Zonguldak olmak üzere madencilik alanında faaliyet gösteren tüm kamusal işletmelerimize titizlikle sahip çıktıklarını ifade etmişlerdir.

Gerçektende bugün enerji politikaları ve yeraltı kaynaklarımız açısından yaşadığımız dönem Maden Mühendisleri Odasının bu anlayışının doğruluğunu ve önemini bir kez daha göstermiştir.

Bugün esas olarak savunulması gereken ülkemizin ihtiyacı olan enerji hammaddelerinin öz kaynaklarımızdan karşılanmasıdır.

Bu sadece sanayileşme ve ülke kalkınması açısından değil, ülkemizin demokratikleşmesi ve ulusal bağımsızlığı açısından da vazgeçilmez bir öneme sahiptir.

Değerli Katılımcılar...

Konuşmamı iki bölümde sunmak istiyorum. Birinci bölümde kısaca dünyada genel enerji kaynaklarının durumunu, ikinci bölümde ise ülkemizdeki mevcut kaynaklar ve üretimi değerlendirmeye çalışacağım.

Günümüzde gerek gelişmiş metropol ülkelerin kendi aralarında, gerekse azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere karşı uyguladıkları politikalarda enerji kaynaklarına ve teknolojiye sahip olma konusunda ciddi bir yarış içerisinde oldukları görülüyor. Esas olarak bugün Ortadoğuda yaşanan gerilimlerde de, ABD‘nin genişletilmiş Ortadoğu projesinin ana ekseninde de bölgenin zengin petrol kaynaklarına sahip olma isteği ve buradan da Ortaasya ve Hazar bölgesinin enerji kaynaklarını kontrol etme çabası bilinen bir gerçektir.

Dünyada genel enerji tüketimine baktığımızda halen dünya nüfusunun % 20‘sinin toplam enerji tüketiminin % 60‘ını, gelişmekte olan 5 milyarlık nüfus ise enerjinin %40‘ını tükettiği görülmektedir. Bugün yaklaşık 1.6 milyar insanın ticari enerjiye erişim olanağı bulunmamaktadır.

Enerji üretiminde kullanılan kaynaklar açısından incelendiğinde ise, dünyada enerji kaynaklarına olan ihtiyacın %90‘ı fosil yakıtlardan karşılanmaktadır. Halen enerji üretiminde petrol %45, kömür %26, doğalgaz %23, biogaz %6 kalan %10‘luk kısmın ise yenilenebilir enerji kaynakları olan hidrolik, jeotermal, güneş, rüzgar, biokütle olduğu görülmektedir.

21.Yüzyılın ilk çeyreğinde de petrol önemini ve tüketim içerisindeki yerini koruyacağı anlaşılmaktadır. Bugün birçok kaynağa göre dünya ham petrol rezervi 140.4 milyar ton olduğu belirtilmektedir. Bu rezervin %65‘lik kısmı Ortadoğu ülkelerindedir. Dünya yıllık petrol üretimi olan 3.5 milyar tonun %31‘lik payı Ortadoğu ülkeleri tarafından gerçekleştirilmektedir. Dünya petrol tüketimi olan 3.3 milyar tonun %26‘sını dünya nüfusunun % 4.7‘sine sahip olan ABD tüketmektedir.

Yine dünyadaki enerji kaynakları incelendiğinde, dünya elektrik enerjisi tüketiminin %38‘i kömürden karşılanmaktadır. Ülkelerin elektrik üretiminde kömürün payı dikkate alındığında; Polonya %96, Güney Afrika %88, Çin %78, Avustralya %77, Hindistan %77, Çek Cumhuriyeti %72, Yunanistan %67, ABD %55, Almanya %‘52, Danimarka 47 kömürün önümüzdeki yıllarda da enerji üretimindeki payı ve öneminin süreceği görülmektedir.

Değerli Konuklar...

Ülkemiz enerji kaynakları açısından durum değerlendirildiğinde; ülkemizin 8.4 milyar ton linyit, 1.12 milyar ton taşkömürü rezervi olduğu bilinmektedir. Ancak Türkiye Linyit rezervinin %68‘inin alt ısıl değeri 2000 kcal/kg olup kalorofik değeri oldukça düşüktür. Bügün ülkemiz kömürlerinin enerji üretimindeki payı %20‘lerin altına düşmüştür.

Ülkemiz su potansiyeli açısında da önemli bir ernerji kaynağıdır. Teknik olarak değerlenirilebilecek potansiyelimiz 216 milyar Kwh olarak tesbit edilmektedir. 2000 yılı itibariyle de teknik ve ekonomik potansiyelin 122 milyar Kwh olduğu bilinmektedir. Bugüğn 122 milyar Kwh lık ekonomik hidroelektrik potansiyelin sadece %32 lik kısmı kullanılmaktadır.

Ülkemizde üretilebilir petrol rezerbvinin 43,7 milyon ton, doğal gaz rezervininin işe 8,9 milyar m3 olduğu ifade edilmektedir.

Ülkemiz yenilenebilir enerji kaykankaları açısından da son derece şanslı bir ülke olmasına karşın rüzgar, güneş, jeotermal ve biyokütle olarak üretim içindeki payı yok denecek kadar azdır. Yapılan araştırmalarda yaklaşık 10.000 mw ın üzerinde rüzgar potansiyeli olduğu, 2600 mw lık jeotermal potansiyelimizin ise halen %4 ünün kullanıldığı güneş ve biyokütle konusunda herhangibir yatırım olmadığı gibi enerji ormancılığının da yok sayıldığı önemli bir gerçekliktir.

Dğerli katılımcılar, sevgili meslektaşlarım Türkiye enerji politikaları dendiğinde Anadolunun güzel deyimleri geliyor aklıma bunlardan biri "mızrak çuvala girmiyor". Bir diğeri de "tuz koktu" denir. Ülkemizin enerji politikalarından söz edildiğinde karar verme oraganlarında yer alanların, yani sisyasal iktidarların kendi programlarına yönelik tercih ve öncelikleri nasıl şekilleneceğinin anlaşılması lazım.

Ancak ülkemizdeki enerji politikalaırı 1980‘lerden bu yana ülkemizin kendi iç dinamiği ve iktidarların programlarından bağımsız bir şekilde oluşturulmaktadır. Yani esas olarak öncelikle vurgulanması gereken ülkemizin ekonomik sosyal ve siyasal süreceinin yeniden yapılanma adı altında uluslararası sermaye ve onun kuruluşları olan IMF, Dünya Bankası , Dünya Ticaret Örgütü tarafından belirlenmesidir. 21.YY da küresel kapitalizmin temsilcisi olan bu kurumlar, çok uluslu şirketlerin talepleri doğrultusunda gelişmekte olan ülkelerin tüm kamusal hizmet alanlarının ticarileştirilmesini dayatmakatadır. Diğer bir ifade ile ülkemizin cumhuriyet kurulduktan buyana büyük emek ve özveri ile oluşturduğu temel alt yapısı, tüm stratejik kurumları sanayileşmenin temel unsurunu oluşturan büyük işletmeleri bu politikaları "özelleştirme" adı altında tasfiye edilmektedir.

Uygulanan bu politikalar son 20 yıl içinde ülkemizde siyasal iktidarlar değişmiş olsa da kesintisiz olarak sürdürülmektedir. Bu duruma en yalın örnek son 20 yıllık süreç değerlendirildiğinde 12 yıl ANAPın 4,5 yıl DYP‘nin 1 yıl RP‘nin 4 aylık bir süre DSP‘nin son 2,5 yılda AKP‘nin uygulamalarında görülmektedir.

Özetle partiler değişmekte ancak enerji sektörünün yeinden yapılanma programı IMF‘nin uyum kredilerine ilişkin bir siyasal tercihle sürdürülmektedir.

Bugün 2005 yılında yaşadığımız tabloyu bu tercihler ışığında analiz etmek gerekiyor. Bunun yerine tek tek mevcut işletmeleri ya da kaynaklarımızı işleyişi üzerinden yapılan tartışmalar meseleninn özünü kaçırmak ve sorunları bütünsen yapısından farklı tekil örnekler üzerinden deyim yerindeyse gündelik siyasetin kayıkçı kavgasına hapsetmek olacaktır.

Bildiğiniz gibi dünyada Reagan-Teacher ikilisi de ülkemizde de Özal hükümetiyle egemen olan iedoloji, serbest piyasa ekonomisi adı altında özelleştirme uygulamalarına hız verilmesidir.

Şimdi meseleye enerji kaynaklarımız ve üretim poltiklarımız arasında bakıldığında sorulması gereken temel soru şudur: Sektörde özelleştirme gerekçesi olarak sunulanlar dikkate alındığında; kamu finansman sıkıntısı nedeniyle enerji sektöründe özelleştirmenin bir zorunluluk olduğu, özelleştirme sayesinde sektörde tekelleşme olgusunun önüne geçilerek sermayenin tabana yayılacağı, sektörde rekabet unsurunun oluşmasıyla elektrik fiyatlarının ucuzlayacağı, bu sayade sanayi üretiminin artacağı, yurttaşların elektriği ucuza satın alması nedeniyle ekonomik bir ferahlamanın sağlanacağı netice olarak elektrikl enerjisinin kesintisiz kaliteli ve ucuz olarak sunumunu yapılacağı İDDİA edilmiştir...

Bu gerekçelerle son 20 yılda neler yapılmıştır. Ve yapılanlar iddia ediliği gibi sektörün sorunlarını çözmüş müdür? Yoksa yapılanların tümü kamu oyunu yanıltmaya yönelik koca bir yalanı mı ifade etmektiedir?

Bu panele davet edildiğimde son 10 yıllık dönemde oda yöneticisi olarak değişik platformlarda katıldığım enerji konulu panelleri anımsadım. Biizim her konuşmamızı küçümseyen bizi dinazorlukla suçlayan panelist bir çok kişinin (burada isim vermeyi doğru bulmuyorum) yolsuzluk dosyalarıyla mahkemelerde bir dönemin yanıtını vermeye çalıştıklarını gördük. Bu gün onların bir kısmı aramızda yok ama bizler yine ülkemizin kaynaklarının doğru kullanılmasını savunmaya devam ediyoruz. Hiç ödünsüz devam da edeceğiz.

Özelleştirme mantığı ile uzun yıllar içinde ihmal edilen ve ciddi yolsuzluklar ile karşı karşıya bırakılan sektörde kamunun adım adım tahrip edilerek çalışamaz hale getirilişinin bedelini milyarlarca dolar olarak bu ülke insanı ödedi ve ödemeye devam ediyor.

Son yıllarda beyaz enerji, mavi akım vb. Davalar buz dağının görünen küçük bir kısmını yansıtıyor. Oysa, yıllarca başta TMMOB, bilim insanları, sektör çalışanları olmak üzere herkesin ortak talebi son derece netti.

Enerji politikaları, ülkenin temel ihtiyaçlarını gözeten bir anlayışla merkezi bütünsel yapısı korunarak kamu eliyle planlama kavramıyla yönetilmelidir.

Değerli Konuklar...

enerji sektörü ve yeraltı kaynaklarımız konusunda temel bakışımızı birkez daha sizinle paylaşmak istiyorum.. Öncelikle, enerji yatırımları büyük ölçekli pahalı yatırımlardır. Bu nedenle enerji sektöründe planlama kavramı çok önemlidir. Bu alanda yanlış yapılacak yatırımların ülke ekonomisini ciddi çıkmazların içine itmesi kaçınılmazdır. Enerji sektöründe merkezi bütünsel yapı ve kurumlar arasında koordinasyon sağlanması son derece önemlidir.

Bugün Enerji Bakanlığı bünyesinde TKİ, MTA, TTK, TEDAŞ, TEİAŞ, DSİ, EİEİ...vb. Kurumların aynı Bakanlık bünyesinde koordinasyon içinde çalışması, bu çalışmayı yürütürken başta meslek odaları, üniversiteler ilgili sendika ve dernekler ile sürekli diyalog içinde olması sektörde yaşanan sorunların çözümünde önemli bir adım olacaktır.

TMMOB Enerji sektöründe böylesine çok yönlü ortak bir aklın yaratılmasını önerirken, Enerji Bakanlığı dışında "Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu"nun da yaratılmış olması, sektörde çok başlılığı ve karar alma süreçlerinde yaşanan karmaşayı arttırmıştır.

Bugün yaşanan karmaşanın sonuçları yanlış yapılan ve uzun yıllar içinde sektöre yapılamayan yatırımların ağır bedelleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sektörün yanlış enerji politikaları ile yaşadığı çıkmazı başlıklar itibariyle sıralamak gerekirse;

Yeraltı kaynaklarımızın araştırılması ve doğal kaynaklarımızın etkin ve verimli olarak kullanılmasına yönelik olarak başta MTA, TKİ olmak üzere madencilik alanında faaliyet gösteren kurumların yeni yatırımlar ile teknolojisisnsn yenilenmesi, teknik eleman ihtiyacının karşılanması, yeni arama ve sondaj faaliyetlerinin önünün açılması için kurumların siyasal etkilerden uzak bilimsel ve özerk çalışma koşullarının sağlanması gereklidir.

Enerjide arz güvenliği ve dışa bağımlılığın azaltılması yönünde yerli kaynakların enerji üretimindeki payı arttırılmalıdır. 1985 yılında Türkiye elektrik üretiminin % 42‘si linyit ile karşılanırken, bugün linyit potansiyelimizin elektrik enerjisi üretimindeki payı %20‘lerin altına düşmüştür. Mevcut linyitlerin kalori değerinin düşük olması ve çevre kirliliği dikkate alınarak kömür ile çalışan termik santrallerimizde akışkan yatak teknolojisi ve otomasyona geçilerek kapasite kullanım oranlarının arttırılması olanaklıdır.

Yine mevcut kömürlerin harmanlanması ve sisteme arıtma tesislerinin kurulması ile elektrik enerjisi üretiminde mevcut linyit kaynaklarımızın daha etkin ve verimli kullanılması olanakları sağlanmalıdır.

Yine, ülkemiz enerji kaynakları değerlendirildiğinde yerli kaynaklarımız olan kömür ve hidroliğin elektrik enerjisi üretimindeki payları %30‘lar seviyesinde iken, dışa bağımlı ve pahalı bir seçenek oluşturan 20 yıl süreli alım garantili doğalgaz anlaşmaları ile Türkiye elektrik enerjisinde pahalı bir üretim